17 Mart 2019, 13:29 tarihinde eklendi

Batı'da İslam Düşmanlığının Arka Planı: İgiltere, Evanjelizm ve ABD

Batı'da İslam Düşmanlığının Arka Planı: İgiltere, Evanjelizm ve ABD

BATI’DA İSLAM DÜŞMANLIĞININ ARKA PLANI: İNGİLTERE, EVANJELİZM VE ABD

Batı’daki İslam düşmanlığı, kendiliğinden gelişen bir vaka değildir, yüzyılı aşan bir planlamanın karşılığıdır. Birbiriyle ilişkili bu yazılar, bu arka plana kısmen ışık tutmak amacıyla yazılmıştır.

1. İngilizler ve İslam karşıtlığı

İngiltere`nin siyasetteki rolünü ABD`ye devretmesi, kültürel alandaki rolünün de çoğu zaman göz ardı edilmesine yol açıyor. Oysa İngiltere`nin İslam dünyası ile ilgili üretimleri, hiçbir zaman göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir.

İslam dünyasındaki modernist kültürel dönüşüm, genellikle iki güzergâh üzerinden açıklanmaktadır:  

Birincisinde, ilk etkiyi Fransızlar oluşturmuş, İngilizler onun maddi getirisini almış, Amerika o getiriyi miras almıştır.

İkincisinde, yine ilk etkiyi Fransızlar oluşturmuş, Sovyetler Birliği getirisini almış, bugün onu kısmen Rusya miras almıştır.

Bu iki ana sınıflandırma doğru olmakla birlikte İngiltere`nin saklı, kendisi açısından az sorunlu ve istikrarlı etkisinin arada kalmasına yol açmış, yeterince irdelenmemesine sebep olmuştur.  

Diğer yandan, Büyük Britanya`nın İslam âleminde siyasi olarak yol açtığı sorunlar, dikkatlerin o yön üzerinde odaklanmasına ve kültürel etkilerinin ihmal edilmesine yol açmıştır. Başka bir ifadeyle İngiliz sömürgeciliğinin görünen yıkımı, sömürgeleştirmede tarihsel bilgiden, sosyolojiden, kültürel birikimden yararlanma maharetlerinin yeteri kadar gündemde kalmasının önüne geçmiştir.

İngilizlerin, İslam dünyasını istila etmek, zayıf bırakmak ve ellerinde tutmak için yaptıkları İslam dünyası araştırmalarını beş isim üzerinden anlatmak mümkündür:

1. Sir Thomas Arnold

1864 doğumlu Arnold, ilk eğitiminin ardından Hindistan`daki Aligarh Koleji`nde felsefe öğretmenliği yapmıştır. Sir Ahmet Han`ın Aligarh Koleji ise İslam dünyasında pozitivist, mealci ve nihayetinde tarihselci akımın çekirdeğini oluşturmuştur.

Arnold, 1909-1920 yılları arasında İngiltere`de Hindistan`dan gelen öğrencilere öğretim danışmanı olarak çalışır. İslam Ansiklopedisi`nin ilk İngiliz editörü olur, 1921`de Londra Üniversitesi`nde Arap ve İslâm araştırmaları dalında öğretim görevlisi olarak atanır, aynı yıl o güne kadar Hindistan`da verdiği felsefe eğitimi ve İslam dünyasından öğrencilere yaptığı “danışmanlık”, Büyük Britanya açısından büyük bir hizmet olarak görülür ve kendisine “Sir” unvanı verilir. Acaba Arnold, Müslüman öğrencilere nasıl bir danışmanlık hizmeti yaptı ki onunla “Sir” unvanını kazandı.  

1930`da ölünceye kadar Londra Üniversitesi`ndeki görevine devam eden Arnold`ın dikkati İslam`ın yayılışı üzerindedir. En önemli eseri iki ciltlik “İslam`ın Yayılış Tarihi”dir. İslam dünyasının 20. Yüzyıldaki büyük düşünürlerini de etkileyen bu eserde Arnold, İslam`ın yayılışı altındaki etkenleri tarihsel olarak anlatmaya çalışır, gerçekte İslam`ın insanı etkileme gücünü keşfetmek ister. Ona “Sir” unvanını kazandıran; bu etkiyi kıracak, anlamsızlaştıracak yeni bir anlayışın, Müslümanlar arasında yayılmasına yaptığı katkıdır.

Hep birlikte düşünelim: Aligarh okulunda yetişince, insanlık aklını Batı`da gören bir İslam daveti Batı`da ne işe yarar, kendisi Batılılaşan, Batılıyı nasıl Müslüman yapar?

Aligarh okulu, eğitim sisteminde pozitivistçe bir inanışla İslam`ın mana yönünü öldürüyor, İslam`ı sıradan bir ideoloji hâline getiriyor ve dolayısıyla etkisizleştiriyordu. Bu okulun etkileri mealcilik boyutuna geldiğinde ise artık Müslüman, tabii olarak deistleşiyor ve İngilizlerin tam da istedikleri gibi:  

Bu tür bir “Müslüman”, dine inanıyor ama din onun yaşamında görünmüyor. Allah`a inanıyor, bunun için sosyalist olmuyor ama Allah`a inanması, onun İngiliz sömürgeciliğine karşı bir medeniyet arayışına da sevk etmiyor.

Arnold, Pakistanlı Fazlurrahman`ın hocası değildir. Ama Fazlurrahman, İngiltere`de okumuş, dolayısıyla Arnold`ın öncülüğünü yaptığı İngiliz öğrenci danışmanlığıyla yetişmiş bir teologdur (ilahiyatçı). Fazlurrahman`ın din anlayışında da aslında din, bir pratik olarak yoktur, sadece teoloji (ilahiyat tartışmaları) olarak vardır, dolayısıyla sünnet değildir, sadece zihinsel bir çalışmadır ve neticede o tür bir Müslüman, sadece “küresel bir beşer”dir, onun kendine has bazı inanışları varsa da bir yaşam tarzı, dolayısıyla bir tepkisi ve Batı uygarlığı karşıtlığı söz konusu değildir. Dolayısıyla onun bir davası olamaz, olsa bile o dava Batılıları etkileyip Müslümanlaştırmaz. Sonuçta böyle bir anlayışla İslam daveti diye bir şey de Batı`da sorun olmaz.

Arnold, bu sonucu doğuracak çalışmalar yaptığı hâlde onun İslam`la ilgili anlatımları Müslümanlar tarafından İslam`a hayranlığı gibi yorumlanmıştır.

2. Arnold J. Toynbee

1889 doğumlu Toynbee, İngilizlerin İslam üzerinde uzmanlaşma döneminin en önemli isimlerindendir.  O, aynı zamanda dikkatini Hindistan`dan Türkiye ve Arap İslam dünyasına çeviren Büyük Britanya İmparatorluğu`nun bu yeni sahasına uygun ilk çalışmalar üretenlerdendir.

Konuyu Arnold`ın kaldığı yerden almış, İslam`ın yayılışı üzerinde değil, medeniyet kurma kabiliyeti üzerinde odaklanmıştır.

Toynbee, I. Dünya Savaşı yıllarında İngiliz Dışişleri Bakanlığı`na bağlı Savaş ve Propaganda Bürosu`nda çalışmış. Sonraki süreçte de Batı medeniyetinin nasıl kalıcı olabileceği üzerinde ısrarla durmuştur. Onun 1975`te ölünceye kadar İslam`la ilgili anlatımları hep bu odakta kaldığı hâlde İslam`ın meydan okuma kabiliyeti ile ilgili görüşleri adeta İslam dostluğuna yorumlanmıştır. Türkiye`de de büyük ilgi görmüştür.

3 ve 4. W. B. Stevenson ve Steven Runciman

Hakkında çok şey bilinmeyen İngiliz tarihçi W. B. Stevenson, 1907`de yayımladığı kitabının daha ilk satırlarında Haçlıların Kudüs`ü istilasının altındaki etkenin Hıristiyanların gücü değil, Müslümanların parçalı olması olduğunu ifade etmiştir.  “Böl-Parçala-Yut” diye özetlenen İngiliz stratejisinin Müslümanlara bakan yönü, onun bu görüşüyle pekişmiş olmalıdır.

Stevenson`ın kısıtlı Haçlı Seferleri araştırmaları 1903 doğumlu Runciman tarafından geliştirilmiş, aynı zamanda diplomat olan Runciman, Stevenson`ın görüşünü aynı ifadelerle tekrarlamıştır ve Kudüs`ün Selâhaddîn tarafından fethini Müslümanların kısmen de olsa parçalılıktan kurtulmalarına, ittifak yapmalarına bağlamıştır.  

Runciman`ın çalışmaları, Toynbee`nin İslam`ın medeniyet yanıyla ilgili araştırmalarıyla hemen hemen aynı süreçte yapılmış ve onun açık bıraktığı savaş tarihi sahasının önemli bir boşluğunu doldurmuştur.

Meseleye diplomat ve tarihçi Runciman`ın penceresinden bakıldığında İngilizlerin İslam dünyası ile ilgili en büyük stratejisi Müslümanların parçalı olmasıdır. İngilizlerin hiçbir çabası, bu stratejinin dışında değildir ve hiçbir İngiliz siyasetçi, bu stratejiyi göz ardı etmemiştir.

5. Bernard Lewis

1916 doğumlu Yahudi Lewis ise II. Dünya Savaşı`nda İngiliz istihbaratının propaganda biriminde beş yıl boyunca çalışmış; İngilizlerin İslam`la ilgili araştırmalarını Toynbee`nin bıraktığı yerden alarak ve Stevenson –Runciman ikilisinin de araştırmalarını ona katıp değerlendirerek Müslümanların zayıf noktaları üzerinde odaklanmıştır.

Lewis, Müslümanların zayıf noktalarının İslam`ın zayıflatılmasında işlev göreceğine inanmış, nihayetinde Batı`ya karşı İslam direnişinin bu zayıf noktalar üzerinden kırılmasını tasarlamıştır. Bunun için Suriye-Lübnan merkezli mezhep azınlıkları üzerinde çalışmış ama Yahudi yanı, dikkatini Filistin üzerinde tutmuş ve israil`in kuruluşuna katkıda bulunmuştur.

Avrupa Şarkiyatçılığını, ABD`nin İngiltere`nin mirasını devralmasını dikkate alarak ABD çıkarları doğrultusunda eviren isimlerin başında yer alan Lewis, şuuraltında Batı uygarlığının geleceğiyle israil`in geleceğini özdeşleştirmiş, israil`in genişleyip yaşamasını sağlayacak formülleri üretmeye ve 2018`de ölünceye kadar bu formülleri geliştirecek öğrenciler yetiştirmeye kendini adamıştır.

Körfez Savaşı`nın da mimarı olan Lewis, her nedense Türkiye`de yine sıradan bir İslam tarihi araştırmacısı gibi tanıtılmış ve Osmanlı Arşivi`nde yıllarca çalışmasına izin verilmiştir.

İngilizlerin İslam`la ilgili çalışmaları bu beş isim üzerinden değerlendirildiğinde şu sonuçlara ulaşabiliyoruz:

1. Arnold, İslam`ın yayılma gücü üzerinde çalışmış, İslam`ı bir din olarak güçlü kılan unsurları tespit ve diskalifiye etmeye odaklanmıştır.

Toynbee, tarihsel sıralamayı takip ederek İslam`ın medeniyet gücünü anlamaya ve diskalifiye etmeye çalışmıştır.

Stevenson ve Runciman, Haçlı Seferleri süreciyle ilgili boşluğu doldurup Müslümanların ihtilaf ve ittifakının Batılılar açısından nasıl sonuçlar doğurduğunu tespit etmişlerdir.

Lewis, İslam dünyasının zayıf noktalarını bulup bu noktalar üzerinden İslam`ın Batı`ya meydan okuyuşunu sonlandırmanın yolunu aramıştır.

Dolayısıyla İngilizlerin İslam karşıtı araştırmaları süreçsel, kişisel ve gelişigüzel değil, planlı ve süreklilik arz eden bir projedir; büyük bir stratejinin karşılığıdır.

2. Değerlendirilmesi bu analizi aşsa da biz Müslümanlar genel anlamda, Fransız Şarkiyatçılığına nefretle bakmışız, Rus-Sovyet Şarkiyatçılarını görmeye bile tahammül etmemişiz. Ama sıra İngiliz Şarkiyatçılarına geldiğinde onları kucaklamış, neredeyse kendimizden bilmişiz ve kendimize “üstad” yapmışız.

Zira İngiliz şarkiyatçılığı sinsidir ve düşmanın en kötüsü, içeriye sinsice sirayet etme kabiliyetine sahip olanıdır.

3. İngilizlerin Şarkiyatçılığı, Müslümanları bölmeye odaklıdır ve bu amacına Müslümanlar arasındaki renkleri tespit edip onlara Müslümanları bölecek gücü vermekle ulaşır. Bu hususta hiçbir şekilde söz konusu rengin fikrine, yapısına bakmaz, sadece onu coşturmanın Müslümanları bölme stratejisine hizmet edip etmeyeceğine bakar. Buna hizmet ediyorsa, onu tanıtır, ona imkân oluşturur, en tehlikeli düşmanı gibi sunarak Müslümanları oraya sevk eder, bir kurtarıcı gibi öne sürer ve nihayetinde onu sadece Müslümanları bölme noktasında tutmak için atağa geçer, önünü keser, bunalımın bir parçası hâline getirip bırakır.

Müslümanların son yüz yıldır boğuştuğu sorunların önemli bir kısmı bu stratejinin eseridir.

4. İngiliz Şarkiyatçılığı, tarihte olup bitmiş bir araştırmacılık değildir, günümüzde kısmen İngiltere ama daha çok ABD ve Kanada`da sürmektedir. İslam dünyasındaki mealcilik, tarihselcilik gibi akımlar bunun ürünüdür. Bu akımları, bir iki ilahiyatçının aklına esen fikirlerin karşılığı olarak görmek yanlıştır.  

 Son dönemde Sünneti inkâr ve İslam'a pozitivistçe yaklaşım ile İngilizler-Evanjelistler dolayısıyla siyonistler arasındaki ilişkiyi kuşkuyla mı karşılıyoruz, abartılı mı buluyoruz?

 Öyleyse son söz olarak sormak gerek:

Mi`rac`ı hatta ilk kıble olgusunu inkâr edenin Kudüs derdi olur mu?

 

2. Evanjelizm ya da Hıristiyan Siyonizmi

Afganistan, Irak, Suriye… ABD, geçmişte olduğundan daha somut olarak İslam dünyasında bulunuyor. Bugünün ABD`si Soğuk Savaş ABD`sinden farklı olarak bizzat kendi görünür güçleriyle İslam dünyasındaki olaylara müdahale ediyor. Buna karşın İslam dünyasının ABD siyasetini anlamakla ilgili kriterleri değişmiyor.

ABD siyaseti, İslam dünyasında genel anlamda “çıkar odaklı, seküler” bir siyaset olarak değerlendiriliyor. İslam dünyasının siyasi yorumcuları, Kissinger`in hacimli “Diplomasi” kitabının yoğun etkisi altında ve onunla birlikte aldıkları “Laik Fransız-Marksist çağdaşçılık karması” eğitimin etkisiyle, dinin siyasete yön verebileceğine inançlarını yitirdiklerinden ABD siyasetinin dinsel temellerinin olabileceğini kabullenmek istemiyor. Materyalizmin Batı`nın mutlak inancı olduğuna inanıp ABD`de ideallerin realpolitikin önüne geçebileceğini düşünmüyor. Bundan dolayı yorumları, üretimleri, ABD siyasetinin pratiğiyle örtüşmüyor; ABD siyasetinin arka planını aydınlatmıyor.

ABD`nin İsrail`in arkasında bu kadar durmasının, bununla birlikte İslam dünyasına karşı ilan ettiği gayrinizamî sürekli savaşın realpolitikteki karşılığı/rasyonel yanı ne olabilir? ABD, neden fırsat buldukça saldırıp tahrip eden “mutlak ideal insanı”, eski tarz romantik Solcu militanlar/gerillalar gibi fırsat buldukça İslam dünyasına saldırıyor, Müslümanların ülkelerini tahrip edip yıkıyor? İslam dünyasını bu tarz tahrip etmenin ABD çıkarlarıyla ilişkisi nasıl anlaşılabilir? ABD`nin bugüne kadar İsrail`e ne kadar yardım yaptığı tam olarak bilinmiyor. Ama rakamlar doğru ise 1949-1995 arası 46 yıllık süre zarfında ABD, küçük bir devlet olan İsrail`e; Afrika, Karayip ve Latin Amerika ülkelerine yapılan yardım miktarına karşılık gelen 62.5 milyar dolar dış yardım sağlamıştır. ABD için İsrail`i neredeyse dünyanın yarısı kadar önemli kılan nedir?

Bu, çok kolay bir şekilde Yahudilerin ABD üzerindeki etkisine bağlanmaktadır. Doğru ama eksik. Doğru yanı, Yahudilerin ABD üzerindeki doğrudan etkisidir; eksik yanı, bunun sadece İsrailoğulları mensubu Yahudilere bağlanması; yalnız İsrailoğullarından Siyonizmi benimseyenlerin tutumlarıyla ilişkilendirilmesidir. Oysa ABD`nin bir de “Hıristiyan Siyonizmi/Evanjelist Siyonizm” gerçeği vardır.

Evanjelizm, görünürde Protestanlık içinde gelişip kökleri 16. yüzyıla kadar giden bir Hıristiyanlık akımıdır. Adını “iyi haber, müjde, asıl gerçek” anlamlarına gelen Yunanca “euangelion” kelimesinden almaktadır. Mensuplarına Evanjelik denmektedir. Evanjelik, kavramı Avrupa`da hemen hemen Protestan kelimesiyle aynı anlamda kullanılmaktadır. Bugün Almanya`daki Luther inananlarına Protestan dendiği gibi Evanjelik de denmektedir. Halbuki Evanjelizm, Protestanlık içindeki farklı bir yapılanmayı ifade etmektedir.

Özellikle İngiltere bağlamında Evanjelizm, Protestanlığı suiistimal ederek “İncil`e dönüş” adı altında Hıristiyanlığın Yahudi karşıtı tarihini reddetmeyi, tarihteki Hıristiyan-Yahudi çatışmasının kaynağı Hıristiyanlık literatürünün meşruiyetini yok etmeyi ve Büyük Britanya`nın Hıristiyan-Yahudi ortaklığı üzerine oluşmasını hedefleyen bir Yahudi yanlısı Hıristiyanlık olarak üretilmiştir.

Klasik Hıristiyan dünyada Yahudiler menfi bir yere sahipler, dışlanırlar; Hıristiyan yerleşimlerin dahi dışında tutulurlar. Protestanlığın kurucusu Luther bile Papa ve Müslümanlarla birlikte Yahudileri en büyük düşman ilan etmiştir.

Oysa Armegeddon inancına sahip, Millenyum`a ulaşma kaygısındaki Evanjelizm, Yahudileri dolaylı olarak kutsamakta, onları “dünyanın kendilerine verildiği”, “kendileri sayesinde Hıristiyanların ahireti kazanacağı” topluluk olarak görmektedir. Başka bir ifadeyle Evanjeliklere göre geleceğin dünyası İsrailoğullarının, ahiret Hıristiyanlarındır; ahretin yolu kıyametten geçmektedir; kıyamet ancak İsrailoğullarının Filistin`e, Arz-ı Mevu`d`a ve dünyaya hakim olmalarıyla kopacaktır. O hâlde Hıristiyan`ın ahretteki nimetlerle buluşması ancak İsrailoğullarının bu emellerine hizmet etmekle mümkündür.

Her yanıyla dünyaya hakim olmak isteyen Yahudi imzası taşıyan bu inanışla Büyük Britanya`da oluşan Yahudi ekonomi-Hıristiyan savaşçı ortaklığının Hindistan`da ulaştığı başarı ve bunun ABD`nin kurulmasına katkısı, bu “inanılmaz inanış”a hakikatmiş gibi bir görünüm vermiş, misyonerliğin etkisiyle de onun taraftarları artmıştır. Bugün ABD`nin en aktif kiliseleri olarak Evanjelik kiliselere mensup ABD`li sayısının 100 milyona yaklaştığı düşünülmektedir. ABD`deki manevi boşluk içinde kendine sığınak arayanların yanında politik olarak yükselmek isteyenlerin de sığındığı Evanjelikler, ABD`de Yahudilerin dünya hâkimiyeti için çalışmakla bir tür Hıristiyan Siyonist kimliğine bürünmüşlerdir. 

William Blackstone adlı Evanjelik, henüz Siyonizmin kurucusu Teodore Herzl, “Yahudi Devleti” (1896) fikrini kitaplaştırmadan ve Birinci Siyonist Kongre`yi (1897) toplamadan 1878`de bir bildiri kaleme almış ve Filistin`de bir İsrail devletinin kurulmasını önermiştir. Bu bildiri, aralarında Anayasa Mahkemesi başkanı, Beyaz Saray sözcüsü, John D. Rockefeller, J.P.Morgan gibi isimlerin bulunduğu 400 kişi tarafından imzalanmıştır. 1916 yılında tekrar gündeme gelen konuya Evanjelik başkan W. Wilson sahip çıkmıştır. 1917`de kendi adındaki deklarasyonu ilan eden İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour da Evanjeliktir.

Evanjelikler, ABD siyasetinde 1970`lere kadar Demokratları desteklediler. O tarihten sonra ise The New Christian Right/Yeni Hıristiyan Sağ olarak daha çok Cumhuriyetçileri desteklemeye başladılar.

1980`li yılların başında Carter`e karşı Reagan`ı destekleyen Evanjelikler, ABD`nin Sovyetlerin yıkılmasına giden siyasetinde etkin bir rol oynadılar. 1989`da Baba Bush`un seçilmesinde en önemli pay onlara aitti. 2000 yılında yapılan başkanlık seçimlerinde Bill Clinton`ın ABD`liler tarafından başarılı bulunan başkanlığına rağmen Demokratların adayı Al Gore`ın seçilmesini engellediler, Oğul Bush`u seçtirerek “Bush Doktirini” olarak bilinen ABD`nin İslam dünyası karşıtı olarak geliştirdiği güncel siyasetin mühendisliğini yaptılar. Oğul Bush (George W. Bush), 11 Eylül 2001 vakasını bahane ederek İslam dünyasını “şer ekseni” olarak adlandırmış ve İslam dünyasına karşı yürütülecek savaş için “Haçlı Savaşı” terimini kullanmıştır.  

Trump`ın seçilmesinde de Obama karşıtı kampanyaya hiç ara vermeyen Evanjeliklerin büyük rol oynadığı bilinmektedir. Evanjelikler, ABD`deki sıradan Yahudiler Demokratların adayı Hillary Cilinton`ı desteklerken Obama sonrası ABD siyasetinin ancak Trump ve ekibi tarafından dizayn edilirse Milenyum`a dolayısıyla Siyonizme hizmet edeceğine inandılar; yine aslında Evanjelik olan Hillary Clinton`a karşı Trump`ı desteklediler.

Trump`ın Evanjelizme yakınlığı bilinmektedir. Ama Evanjelizm`le asıl bağlantılı kişi, onun yardımcısı Pence`tir.

Katolik bir aileye mensup Pence, gençliğinde Demokrat Parti üyesi olmuş, üniversite yıllarında Evanjelik-Protestan mezhebine geçmiştir. Bu mezhebin etkisi altında Cumhuriyetçi Parti`ye katılmış, muhafazakâr-koyu dindar bir Evanjelik olarak siyasetle uğraşmıştır. Indiana Valisi olduğu dönemlerde de, aşırı Hıristiyan-Evanjelik görüşlere sahip beyaz Amerikalı profili çizmiş; “Tea Party/Çay Partisi” diye bilinen ve İslamofobik görüşleriyle bilinen grubun toplantılarına katılmıştır. 2016 seçimlerinde Evanjelikler, Trump`tan çok Pence için çalışmıştır.

 

 

2. ABD’nin İslam karşıtı mücadelesi

İslam dünyasının dikkati genellikle siyasi ve askeri gelişmelere odaklanmıştır. Dolayısıyla ABD`nin Afganistan, Suriye, Irak ve Filistin`deki saha faaliyetleri ile ilgileniyor, siyaset bilimcilerimizden sıradan kişilere ABD`nin sahada ne yapmaya çalıştığını anlamaya ve anlatmaya çalışıyoruz. Oysa ABD, İslam`a karşı daha karmaşık bir savaş yürütüyor.

ABD`nin İslam`a yönelik bu karmaşık savaşını, en yüzeysel hâliyle bile Müslümanlara karşı mücadele ve İslam`a karşı mücadele diye ikiye ayırmak gerekiyor.

ABD, İslam dünyasında Müslümanlarla mücadele ediyor; kendi sahasında ise doğrudan İslam`la mücadele etmek için olanaklar oluşturuyor ve orada oluşturduğu olanakları İslam dünyası sahasına sürüyor.

ABD`nin son süreçte İslam`a karşı fiilî mücadelesinin, Edward Said gibi isimlerin birikiminden yararlanarak oryantalizmin (şarkiyatçılık) eleştirisi ve Bernard Lewis öncülüğünde geliştirilmesi ile başladığını söylemek belki mümkündür.

Edward Said ve benzerlerinin eleştirisi üzerinden ABD, Avrupa merkezli oryantalizmi diskalifiye ederek onun yerine ABD merkezli ve hatta Savunma Bakanlığı (Pentagon) merkezli bir oryantalizm geliştirdi.  

Avrupa merkezli oryantalizmde, oryantalistler Avrupalı iken ABD merkezli oryantalizmde küreselci anlayışa uygun olarak bütün dünyadan ama özellikle İslam dünyasından oryantalistler devşirilerek istihdam edildi. Özellikle dinî ve mezhebi azınlıklardan isimler, üniversitelerde çalıştırılıp onların birikimi yeni oryantalizme taşındı.

ABD merkezli oryantalizm, Pentagon ve CIA`ya sunulan raporlar şeklinde henüz 1980`li yılların başında ilk eserlerini üretti.

Aslen Halep Ermenisi araştırmacı H. R. Dökmeciyan`ın, ilk baskısı 1985`te yapılan “Arap Dünyasında Köktencilik: Devrimci İslam” adlı eseri, bu çalışmaların ilklerinden ve kılavuzlarındandır.

Dökmeciyan, kitabında hem teknik bir tarzda hem anlaşılabilir bir dille Arap İslam dünyasındaki hareketleri tanıtıyor ve neticede bu hareketlerle mücadelede radikal-ılımlı ayrımı yapmanın doğru olmadığı tezine ulaşıyor. Ona göre söz konusu İslam olunca en ılımlı hareket, nihayetinde en radikali için ortam oluşturuyor.

Bu tez, sadece Müslümanlara değil, İslam`a karşı mücadeleyi öneren Evanjelist Neocon`ların İslam`la ilgili yaklaşımını yansıtıyor.

Dökmeciyan`dan sonra Hintli Susmit Kumar, 1995`ten itibaren yazdığı makalelerde İslam`ın var oldukça sorun üreteceğini, dolayısıyla İslam dünyasında ayrım yapılmadan “İslam`ın her türü” ile mücadele etmek gerektiğini ve İslam dünyasında ateizmi yaymanın çözüm olabileceğini öne sürdü. Kumar`ın çalışmaları Medeniyetler Çatışması tezi ile birlikte Körfez Savaşı aktörlerini genişçe etkiledi; Cumhuriyetçilerin İslam dünyasına karşı mücadelesinin şekillenmesinde etkili oldu. 

Demokrat Parti Dönemi`nde ise daha kapsamlı ve daha sinsi İslam karşıtı çalışmalar teşvik edildi. Çalışmalar aynı zamanda ihtisas alanlarına göre ayrıştı. İslam inancını sarsmayı hedefleyen köktenci ilahiyat çalışmaları ile İslam dünyasındaki siyasi durumu değiştirmeye yönelik Müslüman karşıtı saha çalışmaları, uzmanlaşma açısından birbirinden ayrıldı.

Bu dönemde İslam inancını sarsmaya yönelik çalışmalar kapsamında “ılımlı İslam” projesi desteklendi. Müslümanların dikkatleri oraya çekildi. Oysa post-modern renkliliğin hakim olduğu bu mücadelede çok yönlü, özgün saha çalışmaları yapılırken asıl üretim, İslam inancının esaslarına karşı yapıldı.

Bu dönemin önemli isimlerinden biri Arap Alevi Yaser Tabaa`dır.  İslam`a karşı çalışmalarda tarihçi grup içinde yer alan Tabaa, Bernard Lewis`in ekibinden bayan Carol Hillenbrand ve israil`den Yaacov Lev ile birlikte İslam`ın tarihteki kurtuluş çabalarını gölgeleyecek malzeme topluyor. Nûreddin Mahmud Zengî ve Selâhaddîn-i Eyyûbî`nin önderliğindeki Haçlı karşıtı cihada gölge düşürecek bir söylem geliştiriyor. Ne yazık ki bu neo emperyalizm finansmanlı ekibin eserleri bizde de “nitelikli araştırmalar” gibi karşılanıyor.

Siyasi alanda ise İran`dan Seyyid Hüseyin Nasr`ın oğlu Seyyid Vali Rıza Nasr, Obama`nın danışmanları arasında yer alacak kadar yükseldi. Demokratların, azınlıkların hakim unsurlara karşı desteklenmesi projesine katkıda bulundu, Lewis`in mezhep bağlamında azınlık konumundaki Müslümanların, çoğunluğa karşı güçlendirilmesi tezini ABD çıkarları doğrultusunda siyasi zemine taşıdı. Bu tez, Suriye, Irak ve Yemen`de mezhep çatışmasına bürünen sorunların ortaya çıkmasına azımsanmayacak bir katkı yaptı.

Devrim karşıtı da olsa dindar köklerden gelen ve babası “ılımlı İslam” projesinin önemli mimarları arasında yer alan Nasr`ın bu teziyle aynı dönemde yine İran kökenli ama Marksist Hamid Dabbaşî`nin üretimleri öne çıktı.

Dabbaşî, “İslam`ın Kurtuluş Teolojisi: İmparatorluğa Direniş” adlı kitabında, ABD,  İslam dünyasında reformist-ılımlı ve radikal hareketlere büyük umut bağladı ama bu hareketler her şeye rağmen sınırlı kaldı; Müslümanlar bu hareketleri aşıp 20. Yüzyılda gelişen mutedil ihyacı çizgiye dönerlerse İslam, ABD imparatorluğuna karşı direnme gücüne ulaşacak, tezini öne sürüyor. Aşırı ılımlı ve radikal yapıların İslam dünyasında yol açtığı ayrışma ve yıkıma rağmen ABD için İslam tehdidinin sürdüğü algısına su taşıyor.  

İslam inancının esaslarını sarsmaya yönelik çalışmalarda ise adı öne çıkan ilk isim Mısır ve Hollanda`da “tarihselci” tezler ortaya attıktan sonra 2010`da Kahire`de ölen Nasır Hamid Ebû Zeyd`dir.

Türkiye`de başta Mustafa Öztürk olmak üzere bazı ilahiyatlarda ünlü mukallitleri bulunan Ebu Zeyd, ilmî bir kılıf içinde Kur`an`a karşı savaştı ve İslam`ın ahkâmlarından bir kısmının o günkü tarihsel sürecin bir ürünü olduğunu iddia etti. Faslı Muhammed Abid el-Cabirî de “Arap aklı” çalışmaları ile onunla paralel çalıştı.

ABD`de ise Ebu Zeyd`in şu anki büyük mukallidi İranlı Abdülkerim Surüş`tür. Bir dönem Türkiye`de de epey popüler olan Surüş, devrimin önde gelen düşünürleri arasında yer alırken diğer önderlerle ihtilafa düşmüş ve ABD`ye sığınarak Ebû Zeyd`in bir tür ABD`deki sözcüsü olmuş, daha doğrusu Avrupa`da boy gösteren Ebû Zeyd`in düşüncelerini ABD`nin İslam karşıtı çalışmalarına katmıştır.

Siyasi geçmişinden dolayı da epey ilgi gören ve bu ilgiyle sarhoş olan Surüş, Ebû Zeyd`in tutarsız görüşlerini büyük ilmî buluşlar gibi yeniden gündeme getiriyor ve Batı`da büyük ilgi görüyor. Öyle ki Batılı kaynaklar Surüş için Protestanlığa vurguda bulunarak “İranlı Luther” ifadesini bile kullanabiliyorlar.

Esasen İslam dünyasında bir tür Protestanlık hareketi uzun süredir vardır. Kur`an ve Sünnete dönüş adı altında Müslümanların her tür üretimini bid`at sayan bu Protestan hareket değildir Surüş`ün rolüyle kastedilen.

Surüş, Protestan hareket gibi Müslümanların tecrübesini yok sayalım, Kur`an`a doğrudan ulaşalım, demiyor; Hz. Peygamber`in sünnetinin ve Kur`an`ın bir kısmının çağının geçtiğini iddia ediyor. Kur`an ve Sünnete sarılalım diyerek ihya olan Müslümanları etkisizleştirmek için birikimini ABD emperyalizmine satıyor. Dolayısıyla aslında Protestan bir harekete değil, mulhid/mürted bir harekete öncülük etmeye çalışıyor.

İşte bu mulhid/mürted hareket üniversiteler ve basın üzerinden İslam dünyasına taşınarak Susmit Kumar`ın önerdiği ateizme destek olacak bir yol olarak piyasaya sürülüyor.

Dikkat edilirse geçmişin Avrupalı oryantalistlerine karşı biz artık ABD`de devşirilmiş ve bizim adlarımızı taşıyan yeni bir nesil oryantalistle karşı karşıyayız.

Avrupalı oryantalist, İslam`a dışarıdan bakarken ABD`nin finanse ettiği bu yeni nesil oryantalistler İslam`a içeriden bakıyorlar. Çünkü bunlar İslam dünyasında yetişmiştir. Dolayısıyla bu yeni sömürgeciliğin kalemi durumundaki adamların oluşturduğu tehlike çok daha büyüktür.

ABD, din ve dindar odaklı bu çalışmaların yanına ABD eski başkan yardımcısı Dick Cheney`in “kadın özgürlüğü” kisvesi altında ifade ettiği “cinsellik furyasını (zevkperizmi)” ekliyor, düşünce ile ilgili tahribata nefis ile ilgili tahribatı da katıyor. Bununla cephe daha da genişliyor.

İslam, elbette bu geniş cepheli tehlikeyi de aşacak ve eninde sonunda ABD`deki Siyahî`den Çin`deki tekstil işçisine bütün dünya insanları için kurtuluş yolu olarak yoluna devam edecektir.

Bu büyük din, yeniden kendisini hakkıyla anlatacak, “Ben İslam davetçisiyim” diyerek sahalara çıkacak enerjiyle birlikte kendisine karşı kurulan bütün tuzakları bertaraf edecektir.

Bunu yapma gücü, onun özünde vardır. Hiç kimse o özü ortadan kaldırma gücünü sahip değildir. Ona karşı savaşanlar ise lanetle anılacaktır.

 

 

3. Yeni Dünya Düzeni ve Müslümanlar

 “Yeni Dünya Düzeni (YDD)” kavramı, eski bir kullanıma sahipse de daha çok Sovyetlerin yıkılmasından sonra kurulmak istenen tekli uluslararası düzen için kullanılmıştır.

Yeni Dünya Düzenciliği, daha çok ABD'de Rockefeller ailesi ile ilişkilendirilmiştir. Ama onların yaptığı zihinsel çalışmaların tamamı bir süre sonra ABD'nin Pentagon ve CIA gibi resmi kurumlarınca sahiplenilmiştir.

O zihinsel çalışmalara göre YDD'ciler, dünyayı ABD'nin dilediği gibi yöneteceği bir köy olarak düşünmüşlerdir. Daha doğrusu yeni çağda dünyanın ABD tarafından bir köy gibi idare edilebileceğine inanmışlardır.

YDD'cilikte  “köy”, dar bir çevreyi ve yönetilenle yöneten arasında mesafenin yokluğunu ifade eder. İdarede dar çevre ve yönetenle yönetilen arasındaki mesafenin yokluğu, yönetene her şeyi görme ve her şeye müdahale hakkı verir. Dolayısıyla YDD'ciler, ABD'nin büyük devlet, ulus devlet kurumlarını tanımadan dünyanın her noktasına müdahale etmesini, dünyanın her noktasının idaresinde en üst paya sahip olmasını hedeflemişlerdir.

Böyle bir egemenliğin başta ulus devletler olmak üzere dünyanın tepkisini çekeceği muhakkaktı.

YDD'ciler, buna karşılık çatışan iki tez öne sürmüşlerdir. İlk tez, “Tarihin Sonu” makalesi ile özdeşleşmiştir. Bu tezin sahiplerine göre ABD'nin liberal demokrasiye sahip çıkması durumunda insanlık, geldiği eğitim düzeyi ve yaşam şartları ile kendiliğinden ABD hâkimiyetine talip olacaktır. Başka bir ifadeyle tezin sahipleri dünyanın doğal seyrinin ABD'ye dünyayı bir köy gibi yönetme imkânını vereceğini öne sürmüşler, çıkacak çatışmaların kayda değer olmayacağına inanmışlardır.

Buna karşılık ise “Medeniyetler Çatışması” tezinin sahipleri ise ABD'nin dünya hâkimiyetine ulaşmasının kolay olmayacağını, zira dünyanın bilinen bütün medeniyetleri Batı'ya yenilmişse de İslam'ın direnişini sürdüğünü savunmuşlardır.

“Tabii teslimiyet tezi” diyebileceğimiz ilk tez, ABD ve İngiltere'de taraftarlar bulduysa da ABD ve İngiltere'nin kurumlarına hakim olan “çatışarak teslim alma tezi” diyebileceğimiz ikinci tezdir.

Tezin İslam'la ilgili yaklaşımının özetini İngiltere'nin ilk kadın başbakanı Margaret Thatcher, 1990'da İskoçya'da NATO toplantısında vermiştir.

Thatcher toplantıda “Sovyetler Birliği yıkılmış, karşımızda düşman kalmamıştır. Ama düşmansız bir ideoloji yaşayamaz. Yeni bir düşman bulmamız lazım. Düşman aramaya ise gerek yok; yeni düşmanımız İslam'dır” demiştir.

Thatcher'in içlerinde yer aldığı YDD'cilerin çatışmacı kanadı, Müslümanlarla benzerliklerin değil, karşıtlıkların öne çıkarılmasını, böylece sıradan Batı insanının zihninde İslam ve Müslüman karşıtlığının yeniden oluşturulmasını ön görmektedir. Bu ön görüye göre, yapılacak algı operasyonları ile kendisini Müslüman olarak gören kişi ne derse desin neticede adı Müslüman kaldıktan sonra Batı'nın düşmanı olarak görülmelidir. Onun Batı'ya benzer yönleri değil, karşıt yönleri dikkate alınmalı ve öne çıkarılmalıdır. Batı'ya benzer yönlerinin samimiyeti sorgulanmalı, nihayetinde sahte ve aldatmaya dönük olduğu söylenerek bertaraf edilmelidir. Böylece Batı yönetimleri ve insanının kendisine Müslümanım diyen hiç kimseye olumlu bakmaması, kendisine Müslümanım diyen herkesi düşman bilmesi sağlanmalıdır.

Tezin ABD'nin artık “güvenlik yaklaşımı” içinde değerlendirilen istila siyasetine pratik yansıması ise geçen haftaki köşe yazımda değindiğim ABD ordusunun “Bosna-Hersek'te İslamcılık ve Güvenlik”  başlıklı 2014 Bosna Raporu'nda görülmektedir.

Bosna'da tamamı Batı içinde yok olmadan Batı'yla uyumlu yaşamayı ön gören üç önemli “kurtuluşçu tez” vardır. İlki, kurucu lider Aliya İzzetbegoviç'in özünü bütün olarak koruyup Batı'yla doğrudan çatışmaktan kaçınma kök tezidir. İkincisi eski Reisülulemâ Mustafa Çeriç'in Batı'yla mümkün olan en yüksek düzeyde diyalog içinde kalınarak özünü koruma ılımlılık tezidir. Üçüncüsü ise eski Başbakan ve Cumhurbaşkanı Haris Silajdzic'in bir tür İngiliz laikliğine razı olarak kendini Batı'ya karşı koruma sekülerizmi tezidir. Aslında İzzetbegoviç, Bosna gerçekliğinde Batı'yla çatışmadan İttihad-ı İslam içinde kalmayı; Çeriç, ahlaken İslam içinde kalırken siyasi bakımdan İttihad-ı Batı'yla İttihad-ı İslam arasında bir ara yerde kalmayı; Silajdzic ise ahlakî ve siyasi anlamda kısıtlanmış bir Müslüman kimliği ile İttihad-ı Batı'ya dâhil olmayı ön görmüştür.

Raporu hazırlayanlar, birinci tezin savunucularını açık düşman, diğer iki tezin savunucularını ise Batı'yı aldatan sahtekârlar olarak tanımlamışlardır. Raporun yazarlarının yaklaşımı bizi tereddütsüz “Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allahın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, and olsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara Sûresi, 120) ayet-i kerimesine götürmektedir.

Zira YDD'cilerin bu sert tutumunun bir arka planı vardır. YDD'cilik her ne kadar yeni bir akım gibi görünse de esasta Protestanlığa dayanmaktadır. Protestanlığın kuruluş döneminde İslam'la ilişkilendirilmesi ve Müslümanlar tarafından desteklendiğine dair iddialar, bu mezhebi İslam'a karşı komplekse sürüklemiş, zamanla bu mezhebin mensupları İslam'ın en azılı düşmanları arasında yer almışlardır.  Protestanların bir kısmı zamanla Yahudilerle işbirliğine gitmiş, böylece ortaya Evanjelizm çıkmıştır. YDD, bütün olarak Evanjelizme dayanmakta, bir Yahudi-Hıristiyan koalisyonu olarak belirmektedir.

YDD anlayışında Papalığın da Ortodoks Hıristiyanlığın da artık yeri yoktur. Her iki kurumun yerini de Evanjelist Hıristiyanlık alacaktır. Her insan gibi her Hıristiyan da Yahudi olamayacağına göre eninde sonunda Evanjelist olmak zorundadır.

YDD'ciler, bu sert yaklaşımları ile doğusu ve batısı ile ateistleşen Avrupa'nın, Çin'in, Latin Amerika ve Güney Asya'nın tepkisini çekmeyi âdeta göze almışlardır. Ancak nefsanî duyguların Çin bir yana diğer noktalarda insanın direniş ruhunu kırdığına inanmışlar, dolayısıyla oralardan güçlü bir direniş beklememişlerdir.

Tarihsel arka planlarının da katkısıyla onların asıl korkusu İslam'dır. Onlara göre nihayetinde direnecek olanlar Müslümanlardır.

YDD'ciler bu mantıkla, Bosna örneğinde olduğu gibi İslam dünyasındaki düşman cepheyi oldukça geniş tuttular. Onlara göre İslam'ın siyasi iddialarına sahip çıkan İttihad-ı İslam fikriyatı gibi, Batı'yla ittihadı ılımlı İslam ya da ılımlı sekülerizm üzerinden savunanlar da düşmandır.

YDD'nin bu yaklaşımı İslam aleminde karşılık bulmuş ve duyarlı kesimler arasında “İttihad-ı Batıcı” gruplar küçülürken “İttihad-ı İslam” fikriyatı güç kazanmıştır. Dün Silajdzic ve Çeriç gibi düşünen pek çok Müslüman siyasetçi bugün İzzetbegoviç gibi düşünmekte, yerini nihayetinde Müslümanların bütünlüğünde görmektedir. Günlük yaşamında Batı'ya benzese dahi Batı'nın dünya hegemonyasına karşı çıkmaktadır.

Geriye salt Batıcılık adına İslam âleminde sadece Bosna Savaşı'ndaki Fikret Abdiç gibi azınlık tipler kalmaktadır. Bu, Batı açısından İslam dünyasında büyük bir hezimettir.

YDD'ciler, bunu ön görüyorlar mıydı? Galiba hayır. Ama asıl önemli olan YDD'cilerin bunu nasıl aşacaklarına dair düşünce ve eylemleridir.  

Rusya ve Çin'in arada kalmışlığı YDD'ciler kadar Müslümanlar açısından da sorunun özünü teşkil etmektedir. Her iki büyük güç önümüzdeki dönemde nerede duracak? Meçhuldür. Ancak YDD'cilerin bir kısmı Trump tipi siyasetin sürmesi durumunda bu devletlerin YDD karşısındaki direnişlerinin keskinleşeceğine inanmaktadır.

YDD'cilerin İslam dünyasına yönelik doğrudan tedbirlerine gelince şimdilik yaptıkları daha fazla gerginlik çıkararak Türkiye gibi direniş noktalarını kırmaktır. Bunun için Suudi Arabistan gibi teslim aldıkları ülkelerden yararlanarak baskılarını artırmaktadırlar. Bu direnişin sürmesi durumunda ise YDD'ciler, ılımlı yaklaşımlara dönüp İslam alemini tümden kaybetmektense daha geniş kesimleri ile yakınlık kurma çabasına döneceklerdir. İslam aleminde bundan medet umanlar vardır. Bunun çok da bir değeri yoktur.

İslam dünyası birkaç yıl önce içine girdiği akıl tutulmasına dönmediği sürece YDD'ciler asla başarılı olmayacaklardır. Unutmamak gerekir ki bugün YDD'cilere alan açan birçok sıkıntının altında şu veya bu mezhepten sözde “esasa dönüşçü”, gerçekte “ihya” karşıtı, “yobaz” yaklaşımlardır. Hiçbir proje içermeyen o yaklaşımlar genele galebe çalmayıp küçük grupların fikriyatı olarak kaldıkça İslam dünyası YDD'cilere karşı zafer yönünde yol almaya devam edecektir.

 

 

 

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlendi *