19 Temmuz 2019, 11:36 tarihinde eklendi

Irkçılık Denen Musibet

Irkçılık Denen Musibet

“Irkçılık nedir? Kime ırkçı denir?” sorularına Hz. Adem(as)’in kıssasıyla cevap verelim:

“Bir zamanlar Rabbin meleklere şöyle demişti: ‘Haberiniz olsun, Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım. Ben onu belli bir kıvama getirip düzelttiğim ve ruhumdan ona üflediğim zaman derhal ona secde edin.’ Bunun üzerine bütün melekler ona secde etti. Yalnız İblis büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah ona: ‘Ey İblis! Benim ellerimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Kibirlenmek mi istedin, yoksa yücelerden biri misin?’dedi. İblis: ‘Ben ondan daha üstünüm, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın’ dedi. Allah: ‘Hemen çık oradan! Çünkü sen artık kovuldun!’diye buyurdu. Kesinlikle ceza gününe kadar lanetim üzerindedir.”(Sa’d 71–78)

 

Kıssadan kolayca anlaşıldığı gibi Şeytanın meleklerle birlikte hareket etmeyip Rabbimizin emrine uymamasının, ona isyan etmesinin nedeni kendisini Hz. Âdem (as)den üstün görmesidir. Ancak o, bu üstünlüğünü takvasına, amellerine değil, köküne, yaratıldığı maddeye, diğer bir deyişle soyuna bağlıyor. İşte ırkçılık budur.

 

Irkçılık, kişinin kendi soyunu başka soylardan üstün görmesidir. Kendi soyundan olanı yüceltmesi, kendi soyundan olmayanı aşağılamasıdır. Bilindiği gibi insan, çamur ve nur olmak üzere iki yönlüdür. Üstünlük, insanın nur yönündedir, bu yön takva ve amelle şekil bulur.

 

Irkçılık, insanın çamur yönünde bir üstünlük aramasıdır. Irkçılar, bu çamura maya veya hamur derler ve her ırkın mayasının ayrı olduğunu iddia ederler. Oysa iman ehline göre insanların mayası birdir. Yaradılış konusundaki kaynağımız yüce Kuran’dır. Rabbimizin yüce Kuran’da belirttiği gibi hepimiz Âdem (as)’in çocuklarıyız. O ise topraktan yaratılmıştır.

 

Irkçılığın kaynağı gururdur, kibirdir. Kibir insanın gözlerini kör eder, onun hakikatleri görmesini engeller. Irkçı, kendi soyundan olanın hatasını görmez, iyiliğini abartır. İyiliğin kaynağı olarak daima kendi soyunu görür. Kendi soyundan olmayanın iyiliklerini de hata gibi görür. Yanlışlarını abartır, bu yanlışları da hep soyla ilişkilendirir.

 

Örneğin bir ırkçı kendi soyundan biri haksız yere bir insanı öldürdüğünde, hatta bir katliam yaptığında onun masum olduğunu kanıtlamaya çalışır. Kendi soyundan olmayanı ise daima suçlar. Kendi soyunun zulmüne uğramış olan masumlara suç isnat etmek için çaba gösterir. (Örneğin, Cengiz Han’ın, Saddam’ın zulmü ırkçılık üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılmıştır.)

 

Rabbimiz, Kuran-ı Kerim’de birçok yerde soya dayalı istekleri reddetmiştir:

“Nuh, Rabbine seslendi ve şöyle dedi: ‘Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum, ailemdendir, Sen’in vaadin elbette haktır. Sen, hâkimlerin en güzel hükmedenisin!’ (Allah) ‘Ey Nuh! O, senin ailenden değildir. Çünkü o salih olmayan bir amel işlemiştir. Bundan dolayı bilmediğin bir şeyi Ben’den isteme! Ben, sana cahillerden olmamanı öğütlerim,’ dedi. (Nuh) ‘Ey Rabbim! Ben Senden, bilmediğim bir şeyi istemekten Sana sığınırım. Eğer Sen beni bağışlamaz, bana acımazsan, ben hüsrana uğrayanlardan olurum, dedi.”(Hud: 45–47)

 

Hz. Nuh(as) elbette doğru söylüyordu. Oğlu, nesep olarak elbette Ona aitti. Ancak onun ailesinden değildi. Çünkü onun ailesi bir peygamber ailesi, bir iman ailesi idi. İman ehli olmayan, o aile içinde yer alamaz. İman ehli, olmayan o aile için istenen merhamete dâhil olamazdı.

 

Bir de Hz. İbrahim(as)in duasına bakalım:

“Şunu da unutmayın: Bir zamanlar İbrahim’i Rabbi bazı kelimeler ile imtihan etti. O, onları tam olarak yerine getirince ‘Ben, seni bütün insanlara önder kılacağım.’dedi. (İbrahim) ‘Ya Rabbi! Soyumdan da (önderler meydana getir)’dedi. (Allah) ‘Benim ahdime zâlimler ulaşamaz!’ buyurdu.”(Bakara: 124)

 

Rabbimiz, bu kıssada hem bir peygamberin soyundan zâlimlerin çıkabileceğini haber veriyor hem de bizim kendi soyumuzdan da olsa zâlimleri öncü yapmamamızı, onların yanında yer almamamızı buyuruyor.

 

Irkçılık, şeytandan Yahudilere geçti. Yahudiler, kendilerinin İsrailoğulları olarak seçilmiş bir ırk olduklarını iddia ettiler. Dinlerini başka insanlara açmadılar. Hâşâ, Yüce Allah’ı kendi ırklarının tanrısı olarak tanıttılar. Kendilerinden olmayan herkesi ikinci sınıf insan kabul ettiler ve onlara ayrı bir hukuk uyguladılar. “Biz, Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz” (Maide: 18)dediler. Atalarının buzağıya taptığı sayılı günlerden başka kendilerine ateşin dokunmayacağını iddia ettiler. (Bakara: 80)

 

İslamîyet’ten önce Araplar arasında asabiyet genellikle kabile asabiyetiydi. Arap ırkçılığı çok yaygın değildi. İslamîyet’ten sonra özellikle Emevi yönetiminin hem Arap hem kabile asabiyetini öne sürdüğü olmuştur. Ancak bu asabiyetin çok ilgi gördüğü söylenemez. O halde günümüzde İslam dünyasında görülen ırkçılığın kaynağı nedir?

 

İslam dünyasında görülen bütün batıl ideolojiler gibi ırkçılığın kaynağı da Batı toplumu ve Yahudilerdir. Yahudi ırkçılığı, 16. yüzyılda özellikle İspanya’da ters tepti. İspanyollar, Yahudilerin kendilerini üstün ırk olarak görmesine tepki duydu, onları fitne ve fesat ehli olarak kabul edip kendi yurtlarından kovdu. Yahudi düşmanlığı olarak bilinen bu eğilim adım adım bütün Avrupa’ya yayıldı. O yüzyıllarda Avrupalılar, Rönesans ve reformların etkisiyle güçlenmişti, İslam dünyasının da bir bölümü içinde olmak üzere birçok yeri sömürge haline getirmişti. Onlar bu başarılarının da etkisiyle şımardı ve her Avrupa kavmi, dünyanın en üstün ırkının Yahudiler değil, kendileri olduğunu iddia etmeye başladı. Bu doğrultuda sömürgelerini genişleterek dünya hâkimiyetini ele geçirmeye çalıştı.

 

Irkçılık, 1789 tarihli Fransız İhtilali ile resmiyet kazanarak “milliyetçilik” adı altında hızla yayıldı. Bu tarihten sonra dünyayı bölerek güçlü kavimlerin dünya hâkimiyetini sağlayan bir araç haline geldi.

 

Güçlü kavimler, dünyayı “böl, parçala, yut!” politikası doğrultusunda kolayca ele geçirmek için “Her millet, kendini yönetmeli.” ideolojisini ortaya attılar. Sömürge mantığıyla çelişen bu iddiayı bütünleştirmek için sömürgeciliği “mandacılık” olarak tanımlamaya başladılar. Onlara göre dünyada bazı milletler kendilerini yönetme yeteneğine sahip değildi. Güçlü devletler, onları eğitmek için bir süre yönetmeliydi, bu aynı zamanda bir insanlık göreviydi. Bu mantığa göre Fransızlar, İngilizler ve diğerleri sömürgelerinde yeraltı ve yerüstü zenginliklerini talan etmiyor, oralarda sadece halkı eğitiyorlardı. Buna inanmak elbette mümkün değildi. Bunun için pek çok sömürgede milliyetçilik ters tepti ve Batılılara karşı isyanın sembolü haline geldi. Batılılar kendilerini zor durumda bırakan bu silahlarını kendi lehlerine çevirmek için Müslümanların aleyhine kullandılar ve milliyetçiliği önce Yunan, Bulgar gibi çoğu Hıristiyanlardan oluşan topluluklar arasında kökleştirdiler, sonra Siyonist Yahudilerin elleriyle Osmanlı aydınları arasında yaydılar.

 

19. yüzyılda Jön Türkler denen Osmanlı aydınları Arap, Arnavut gibi topluluklar aleyhinde çalıştılar, onları adeta isyana sürüklediler. Onların bu girişimi ortaya ilginç bir durum çıkardı. Hem onlar hem de onların tavrından rahatsız olan Arap ve Arnavutlar kendi Müslüman kardeşlerine karşı sözde kendi kavimlerinin çıkarı gereği Hıristiyanlarla işbirliği yapmaya başladılar. Böylece milliyetçilik, bir Müslümanın bir Müslümana karşı sadece dil-kavim farkından dolayı düşmanlık etmesi biçiminde İslam dünyasında kendini gösterdi. Bölücü bir hareket olarak hızla yayılmaya başladı.

 

“Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız. Allah katında en şerefliniz O’ndan en çok korkanınızdır.” (Hucurat: 13) ayetiyle aynı suredeki “Ancak müminler birbirinin kardeşidirler. Öyle ise, kardeşlerinizin aralarını ıslah edin.” ayetine inandığını iddia eden Müslümanlar birbirlerine karşı sözde kavim çıkarı için savaşmaya başladılar.

 

İslam düşmanları, milliyetçilikten “ümmet” bilincini yıkmak için gördüğü faydayı artırmayı hedefledi ve Yahudilerden de yararlanarak milliyetçiliği bir irtidat hareketine dönüştürmeye başladı. Milliyetçilik, İslam dünyasında İslam’ın yüceliğinden vazgeçip İslam öncesi dine dönme biçiminde yeniden şekillendirildi.

 

Müslüman kavimlerin İslamîyet öncesi sözde kahramanları adeta bir bir diriltildi. Artık kimi Araplar, İslamîyet öncesi şairleri ile övünüyor, Türkler, müşrik Göktürkler ve Hun hükümdarı Mete’yi kutsuyor, Kürtler Kawa’dan söz ediyor, İranlılar Zerdüşt’ün hikâyeleriyle mest oluyordu. Bu kavimlerden pek çok insan kendi kavimlerinin İslâmiyet öncesinde de üstün, hatta daha üstün, bir kavim olduğunu iddia ediyor. Çocuklarına kendi kavminin İslamîyet öncesi kahramanlarına ait olduğunu iddia ettiği isimler koyuyor. Müslümanların dertleriyle dertlenmiyor, onların sevinçlerine ortak olmuyor. Hatta Müslümanların fetihler esnasında kendi kavimlerine zulmettiğini öne sürüyor, İslam’a karşı resmen mücadele ediyor. (Burada en ilginç olan nokta, Arap olmayan milliyetçilerin İslam’ı “Arap dini” diye tanıtmaları, Arap milliyetçilerin ise İslam’ı reddetmeleridir.)

 

20. yüzyılda Yahudilerin Hitler aleyhindeki propagandalarıyla ırkçılık gündemden düştü; ama yok olmadı. Milliyetçilik adı altında daha da yayıldı. Bugün adeta tabi olunması zorunlu bir eğilim olarak öne sürülüyor. Bütün milliyetçiler halklarının lehine çalışan, milliyetçi olmayanlar ise halklarına ihanet eden kişiler olarak gösterilmeye çalışılıyor. İnsanlar adeta zorunlu olarak kendisine milliyetçi diyor. Bu akıma, kendisini dindar olarak gören pek çok insan da tabi oluyor. Oysa İslamîyet’in milliyetçiliğe karşı tavrı nettir.

 

Batılıların “faşizm” veya “rasizm” dedikleri, İslam dünyasında milliyetçilik veya ulusalcılık denen ırkçılığa İslam “asabiyet” demiş ve hem Kur’an hem hadisle bu hastalık niteliğindeki eğilime yakın durmayı nehyetmiştir.

 

"Allah'a ve ahiret gününe imanda sebat eden hiçbir kavmin Allah'a ve Resulüne muhalefet eden kimselerle velev ki onlar, bunların babaları, ya oğulları, ya biraderleri yahut soy sopları olsunlar- dost olduklarını göremezsin…" (Mücadele: 22)

 

“Ey iman edenler, babalarınızı ve kardeşlerinizi eğer küfrü imana tercih etmişlerse dost edinmeyin! Sizden kim onları dost edinirse işte onlar, zâlimlerin ta kendisidir.” (Tevbe: 23)

 

Peygamberimiz de:

"İnsanları bir asabiyet için toplanmaya çağıran, bir asabiyet için savaşan ve asabiyet uğrunda ölen bizden değildir. " buyurmuştur. (Ebu Davud, Edeb, 112)

Ebu Hureyre (r.a.)'den rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmaktadır: "Allah cahiliyetten kalma bir duygu olan babalar ve atalarla övünmeyi yasaklamıştır. Bu atalar ister mü'min ve muttakî, ister facir ve günahkâr olsun fark etmez. Siz Adem'in neslindensiniz ve Adem de topraktan yaratılmıştır. Sizden kavimlerle övünen bir kimse olmasın (kavimlerinizle övünmeyesiniz). Atalarla övünenler cehennem kömürlerinden bir kömürdürler. Onların bu hâli Allah nazarında burnuyla pislik yuvarlayan pislik böceğinden daha kötüdür. " (Ebu Davud, Edeb, 112)

 

İmam Cafer Sadık’ın naklettiği bir başka hadiste Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır: "Kimin kalbinde bir hardal tanesi kadar olsun asabiyet (ırkçılık) varsa, Allah onu kıyamet günü cahiliye Araplarıyla bir arada haşredecektir." (Kitabu’l-İman ve'l-Küfr, Babu'l-Asabiye)

 

İmam-ı Malik Hazretleri de Muvatta adlı eserinde şu olayı aktarmaktadır:

“Kays b. Mutata adında bir Arap, Medine'de sahabelerin oturduğu bir meclise gelmiş, Evs ile Hazrec kabilelerine mensup Arapların başka ırktan insanlarla sohbet ettiklerini görünce bir hayli kızmış, kızgınlığını şu sözleriyle oradakilere aksettirmişti: ‘Evs ile Hazrec, Resulullah'a hizmet eden Araplar. Ama şu Habeşli Bilal, şu Rum memleketinden gelme Suheyb, şu da Farslı Selman!.. Bunlar Arap değiller ki?.. Nasıl oluyor da Arap olmayan bu yabancılar Araplarla eşit şekilde oturup sohbete kabul edilebiliyorlar?’ Bu ayrılıkçı sözler üzerine Muaz bin Cebel oturduğu yerden kalkıp adamın yakasına yapışarak; ‘Seni Resulallah'ın huzuruna götüreceğim, bu söylediklerinin doğruluğunu Ona soracağım. Ondan sonra seninle hesaplaşırız...’ diyerek adamı alıp doğruca Efendimiz'in mescidine götürmüş ve: - Ya Resulullah, demiş. Bu adam için ne buyurursunuz? Biz Araplar oturmuş Arap olmayan kardeşlerimizle tatlı tatlı sohbet ediyorduk, gelip aramıza ırkçılık fitnesi soktu. Arapların Arap olmayanlardan üstün olduğunu ileri sürdü, İranlı Selman'ı, Rum'dan gelen Suheyb'i, Habeşistan'dan gelen Bilal'i aşağı ırktan kabul ederek Araplarla sohbete layık olmadıklarını, aramızdan uzaklaştırmamız gerektiğini iddia etti? Bu olayı dinleyen Resulullah'ın yüzünde seyrek görülen öfkelenme işaretleri görüldü. Hemen kalkıp konuşma yaptığı minberine geçerek oradakilere şöyle hitap etti: - Ey insanlar! Sizin Rabbiniz birdir. Babanız, ananız da birdir. Araplık ne ananızda vardır ne de babanızda. O sadece sonradan meydana gelen dil farkından ibarettir. Arabın Arap olmayanlardan üstünlüğü yoktur. Üstünlük, Allah'a iman ve itaattedir. Bunu herkes böyle bilmelidir!”

Peygamberimiz, Veda Hutbesi’nde de Müslümanları milliyetçilik konusunda şöyle uyarmaktadır:

 

“…Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır. Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın kitabi ile idare ederse, onu dinleyiniz ve ona itaat ediniz. Kimse kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz…”

 

Bugün milliyetçilik bir tür soyut (görünmeyen, beş duyuyla algılanmayan) bir put gibidir, bu puta karşı koymak insanları Lat ve Uzza’dan uzaklaştırmak gibidir. İslam davetçileri Peygamberlerinin Lat ve Uzza’nın etrafında şekil bulan şirke karşı mücadele ettiği gibi milliyetçiliğe karşı mücadele etmeliler.

 

Rabbim, bizleri her tür batıl ideoloji ve eğilimin şerrinden korusun, Müslümanları ümmet bilinciyle tevhit bayrağı altında birleştirsin! Amin!

 

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlendi *