17 Nisan 2019, 23:08 tarihinde eklendi

MİLLİYETÇİLİK ÇÖZÜM MÜDÜR?

MİLLİYETÇİLİK ÇÖZÜM MÜDÜR?

MİLLİYETÇİLİK ÇÖZÜM MÜDÜR?

                                                                                   Dr. Abdulkadir TURAN

Milliyetçilik, bize hep bir kurtuluş ve kuruluş ideolojisi gibi sunuldu; bugün üzerinde konuştuğumuz sorunların üreme zeminini oluşturmada bu eğilimin payı yeteri kadar irdelenmedi.

Bu tür bir irdeleyişin soruna çözüm bulma içtenliğiyle yapılmasının çözüm önerilerine büyük katkı sağlayacağını düşünüyorum.

Milliyetçilik bir eğilim olarak tarihî açıdan ne kadar geriye giderse gitsin, ideolojik bir formata bürünmüş olarak Batı Avrupa’da Katolik bütünden ayrılma eğilimi içinde ortaya çıktı.

Papanın ve onun yerel temsilcisi kilisenin hâkimiyetinden kurtulmak isteyen Fransızlar, milliyetçiliği bir meşruiyet zemini olarak kullandı. Gerçekçiliği yok sayan romantik bir yaklaşımla mitolojiye yönelen çoğu Yahudi kökenli tarihçiler ve dilciler, Fransızların Katolik bir bütünün öylesine bir parçası değil, kendisine ait bir tarihi, kültürü ve karakteri bulunan bir “millet” olduğunu ve bu milletin kendi gerçekliği içinde yönetilmesi gerektiğini dile getirdiler.

Bu düşüncüler Fransız İhtilali ile iktidar oldu. İhtilal’den sonra Fransız halkı nezdinde oluşan meşruiyet kaygısını giderme düşüncesi Fransızların normal bir millet değil, bütün Avrupa’ya hakim olması gereken bir millet olduğu romantik hissiyle buluşunca Napolyon’un Avrupa seferleri başladı, bu seferler başta Almanya’da olmak üzere Avrupa’da bir tepki milliyetçiliği doğurdu.  Genelde Hıristiyanlık, özelde Güney, Batı ve Kuzey Avrupa’da Katoliklik üzerinde buluşan Avrupa, Protestan parçalanmayı da geride bırakan bir ayrışma, çekişme ve çatışma sürecine girdi.

20. yüzyılın başından itibaren milliyetçi tezlerin ırkçı tez olarak siyasi taraftar bulması ve I. Dünya Savaşı’nın ardından bu siyasi taraflardan birinin Almanya’da iktidara gelmesiyle Avrupa tarihinin en büyük felaketlerinden biriyle yüz yüze kaldı.

Irkçılığa dönüşen milliyetçilik, Avrupa’nın yüzyıllar boyu sömürgelerden topladığı sermaye ve sanayi devrimiyle ulaştığı imar, birkaç yıl içinde yerle bir oldu.

Avrupa açısından milliyetçilik, başlangıçta her toplumda bir kalkınma ve kendini büyütme hevesi oluşturmasıyla ilgi görmüşse de sonraki süreçte adeta Avrupa’nın şeytanı oldu, Avrupa’nın bütün birikimini yok etti. Bunun için Avrupa’da dün kutsanan milliyetçilik bugün adeta suç kabul ediliyor, milliyetçi tezlerle ortaya çıkan partilerin seçimlere katılmak hakkı bile tartışılıyor.

İslam dünyasında milliyetçilik, Batı’da olduğu gibi bir duygu olarak ne kadar uzak bir geçmişe dayanırsa dayansın bugünkü formatıyla 19. yüzyılda İslam dünyasına ihraç edilen düşünsel ve duygusal Batı ürünlerinden biri olarak geldi.

Sömürgeci emellerle İslam dünyasını mercek altına alan Batılı akademisyen ve araştırmacılar, efsaneler etrafında bir milli tarih uydurarak İslam dünyasında din üzerinden oluşan bütünlüğü kavim düzeyinde parçalayarak bozmaya yönelik üretimler yaptılar.

Genç şairlerin başını döndüren mitolojik hikâyelerle, her birimiz için bağımsız bir geçmiş inşa edildi ve “Madem geçmişte bir değildiniz, bugün de asla bir olamazsınız” dendi. “Oluşturulmuş” tarih doğrultusunda geleceğimizi belirleme mühendisliğiyle bugünkü her sorunumuz, geçmişteki (sözde) farklılığımıza bağlandı. İslam kardeşliği hedef alındı; onunla birlikte sosyolojik ve tarihi bir gerçeklik olarak Doğu (Şark) toplumlarının kültürel benzerliği de yok sayıldı. Adeta “Ayrı olmanız, bizim sömürge emellerimize hizmet edeceği için siz ayrı olmalısınız” dendi, aramızda yapay bir duvar örüldü ve her ayrıntı bu duvarı daha muhkem hâle getirmek için kullanıldı.

Oryantalist zihniyete göre milliyetçilik; ortak paydanın din olmaktan çıkıp ırka kaymasıyla hem Batı'nın müttefiki yerli Hıristiyanları ırkî bütüncüklere katarak koruyacak ve daha işlevli hale getirecek hem de İslam dünyasını milliyetçilik çağı sonrası Batı gibi tam anlamıyla bir katliam alanı haline getirecekti. Bu yöntem, çok iş gördüyse de hiçbir zaman proje sahiplerinin dilediği sonuçları vermedi. Binlerce yıl kardeşlik şuuru ile manevi olarak kaynaşmış, serbest dolaşma hakkı ve yaygın nüfus dolaşımıyla (göçlerle) nesep olarak (biyolojik bakımdan) da iç içe geçmiş İslam dünyası hiçbir zaman Batılı anlamda milliyetçileşmedi.

Solla buluşarak “ulusalcı”ğa bürünen cunta yönetimleri Halepçe örneğinde olduğu gibi katliamlara yol açtılarsa da İslam dünyasında milliyetçiliğin yol açtığı insan kaybı, hiçbir zaman Batı’yla kıyaslanacak boyutta değildir.

Bununla birlikte milliyetçiliğin olumsuz etkileri İslam dünyasında büyük bir “ortak kalkınma”yı sağlayacak ortamın oluşmasında da engeller arasında yer aldı.

Bölük pörçük bir İslam dünyasının, sadece inanç bakımından değil, mantık ve bilim açısından da herkesin zararına olduğu ortadadır. Romantik eğilimlerle bu gerçekliği yok saymanın maliyeti ağır olmuş ve ağır olacaktır.

Bugünün dünyasında milliyetçilik, daha dün denebilecek bir zaman diliminde yaşanan insanlık tecrübesinden sonra ne devletlerin ne devletlerden hak talebinde bulunanların tercihi olabilir.

İnsanlığın geride bıraktığı sadece, Hitler ve Mussolini değildir, Güney Afrika’nın “apartheid” politikası da bugün lanetle anılıyor. Bulgaristan’da bir zamanlar Türkler, göçe zorlanırken bugün Bulgaristan meclisinde kendi partileri ile temsil ediliyorlar, iktidara ortak olabiliyorlar.

Renkli bir coğrafyada siyasi ve kültürel amaçlı tekli egemenlik amaçlı her milliyetçilik, bir karşı milliyetçilik doğurur. İslam’ın inançta, dilleri Allah’ın birer ayeti görmesi ve asimilasyonu reddetmesi; pratikte de sağladığı kendini koruma ve serbest dolaşım hakkı, İslam dünyasının özellikle kavşak noktası diyebileceğimiz buluşma noktalarında bir renklilik oluşturmuş, mikro yapılar meydana getirmiş. Sorunları çözme yöntemi olarak milliyetçiliği öne sürmek, bu tarihî ve sosyolojik yapıyla örtüşmüyor; yeni sorunlara sürüklenme, mikro milliyetçiliklerle yüz yüz kalma tehlikesi barındırıyor.

Milliyetçilik kaynaklı sorunların çözümü, yeni bir milliyetçilik değildir; milliyetçiliğin yol açtığı yıkımı onaracak kapsamlı bir projedir.

İslam, buluşma zeminini etnik temele dayalı değil, inanç kardeşliğine dayandırdığı hakim (Müslüman) toplumla kendisini kendi evinde hissedecek kadar yaşam hakkı ve kültürel hakları korunan gayrimüslim azınlıklardan oluşan bir birlikte yaşam modeli sunuyor. Bu, bir tür toplum sözleşmesidir.

Bugüne kadar bundan daha iyi bir model bulunabilmiş değildir. Suriye’de Arap milliyetçiliği üzerinden Hıristiyan, Durzi ve Sünni Arapları bir araya getirme projesi, kuzeydeki Kürt toplumu her tür haktan mahrum olarak neredeyse tamamen etkisiz hale getirildiği halde hiçbir zaman tutmadı. İslam’ın yüzyıllar boyunca Suriye’de sağladığı hakim (Müslüman) toplum ve hakları korunan gayrimüslim azınlık toplum dengesinin Suriye halkına sağladığı sulh ve selameti sağlamadı. Buluşma dışında bırakılan Kürt toplumu adeta bir açık cezaevine mahkum edilirken buluşmaya taraf olan Sünni Araplar, Dürziler ve Hıristiyanlar aynı dili konuştukları halde bu zorlama projede ahenk içinde yaşamadı, fırsatını bulduğu ilk anda önce Lübnan’da, sonra Suriye’de birbirini boğazlamaya başladı. Mişel Eflak üzerinden Suriye’de denenen bu ulusalcı (sol) milliyetçilik, gerçekte Sünni Arapların yönetimdeki payını azaltmak ve Düriz Araplarla Hıristiyanları yönetime ortak etmede meşruiyet zemini oluşturmak için öne sürülmüştü. Tutmadı. Proje, ne Sünni Arapların ne de azınlık Dürzilerin yönetimi döneminde Suriye halkına huzur sağladı. Proje, Sünni Arapların yönetimi döneminde İslamî alt yapıdan yoksun olduğu için başarısız oldu, Dürzilerin yönetim döneminde ise bir azınlık toplumunu hiçbir meşru gerekçe olmadan hakim toplum haline getirme inadından dolayı başarısız oldu. Milliyetçilik üzerine kurulan o sistemde Kürtler, farklı etnik unsur olarak hep dışarıda kaldı ve her dönem haksızlığa uğradı.

Netice,                                                                                  

Bugün bu iflas etmiş yöntemleri denemeye kalkışmak, devlet açısından da hak talep edenler açısından da anlamlı değildir. Milliyetçilik, bizim için sorunu çözme aracı değil, hangi taraftan gelirse gelsin çözüme engeldir.

1940’lı yılların uygulamalarına özlem duymak, o yıllardan kalan gayri insanî uygulamalardan kurtarabildiğini kurtarma derdinde olmak yanlıştır.  

Buna karşı, mikro gayrimüslim azınlıkları hakim topluma ortak etmeye çalışmak, hatta kültürel anlamda onun da önüne geçirmeye kalkışmak, öte yandan bu coğrafyadaki hakim Müslüman toplumun farklı dil ve şivelerde konuşan geniş topluluklarını dışlamak, bu topraklara asla huzur getirmeyecektir.

Çözüm,

En kapsayıcı buluşma noktası olan İslam’ın ana temaları etrafında buluşan bir ana toplumdur ve bu ana toplum içinde gayrimüslim azınlıkların kendilerini en üst düzeyde huzur içinde hissedecekleri haklara sahip oldukları bir sulh ve selamet ortamıdır.

Kimlik tarifinin yeniden bu yönde yapılması ve güçlendirilmesi gerekir. Ağır bir etnik çeşitlilik içinde olan Endonezya ve Malezya’nın bulduğu çözüm budur. Geçmişte bu çözüm etrafında güçlenen ancak bu çözümden uzaklaşınca yıkılma sürecine giren Pakistan’ın kendisini kurtarmak için de kendisine yakın bulduğu yol bu yoldur.

Bu tabii bir yoldur, inancımıza, tarihimize ve içinde bulunduğumuz coğrafyanın da katkısının bulunduğu çeşitliliğimize uygun bir yoldur. Fıtratla çelişmemektedir, bütünlüğü sağlayarak güçlenmeye vesile olacak araçlara sahiptir.

Bingöl Üniversitesi Çözüm Sempozyumu/ Haziran 2015

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlendi *