20 Nisan 2019, 19:20 tarihinde eklendi

Modern zamanda sahih bir akideye sahip olmak

Modern zamanda sahih bir akideye sahip olmak

Allah, bizden kendisine inanmamızı, O’na gönülden bağlanmamızı, O’nun Peygamberlerinin bildirdiklerini gönülden benimsememizi talep etmiş, bizim için dosdoğru  bir yol belirlemiştir.

 Her Peygamber gibi Hz. Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi vesellem de o dosdoğru yolu tebliğ etti; “Sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı gitmeyin, doğrusu Allah yaptıklarınızı görür.” (Hud Suresi, 112) emr-i ilahi icabınca kendisi ve ashabı, bu dosdoğru yolu, bütün mükemmelliklerle donanmış bir şekilde takip ettiler. 

Allah, bizim için sağlam bir akide tayin etti. Hz. Peygamber sallallahü aleyhi vesellem ve ashabı radıyallahu anhım, o akideye sıkıca bağlandılar, o akidenin esasları üzerinden örnek bir hayat ortaya koydular, akide ve amelleri ile insanlık tarihinin en güzide neslini teşkil ettiler, Allah’ın bizden istediği inanç ve yaşam tarzının örnekliğini gözler önüne serdiler. Ne yazık ki insanlar, o örnekliği terk ettiler, haktan uzaklaştılar.

Geçmişte, insanlıkta olumsuz bir değişim, bir bozulma izlendiğinde Allahü Zülcelâl, o olumsuz değişimi, o bozulmuşluğu yeni bir Peygamber göndererek ıslah ederdi. Hz. Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi vesellem son peygamberdir. İnsanlığın Ondan sonra bir peygambere ihtiyacı yoktur. İnsanlık, kıyamete kadar Ona vahyolunan, O ve ashabı tarafından yaşanan sırat-ı müstakime muhtaçtır.

Sırat-ı müstakim, şeytan aleyhilanenin insana musallat olması ve küfürle İslam arasındaki mücadele gereği sürekli bir saldırı altında kalmıştır. Daha Asr-ı Saadet devrinde şeytan ve dostları, mü’minin aklını çelmek istemiş,  “Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah'a inanan hayırlı bir ümmetsiniz. Ehl-i kitap da inansaydı, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler var; (fakat) çoğu yoldan çıkmışlardır.” (Al-i İmran, 110) ayet-i kerimesinde tarif olunan ümmetin yolundan ayırmak için mü’mine musallat olmuşlardır.

Süreç içinde;

 1. Ehl-i kitaptan sapanların, Hıristiyan ve Yahudilerin sapkın inanışları İslam’a taşınmak istenmiş, Ashab-ı Kirâm buna engel olmuş, kimsenin tahrif edilmiş Tevrat ve İncil’den öğrendiklerini ya da ruhbanın uydurduklarını İslam’a taşımasına müsaade etmemiş, Allahü Zülcelâl, dinini onların bu husustaki hassasiyetleri vesilesiyle muhafaza etmiştir.

2. Sahte peygamberler zuhur etmiş; Allahü Zülcelâl’in yasakladığı kula kulluğu yeniden ikame etmek için uğraşmış, Ashab-ı Kirâm dili ve kılıcıyla onların karşısına dikilmiş, onların saf dimağları kirletmelerine müsaade etmemiştir.

3. Ashabın hassasiyeti karşısında yenilen şeytan aleyhillane ve dostları, ashabın ahirete irtihalinden sonra Zerdüştlük gibi dinlerin fikirlerini farklı kalıplar içine yerleştirerek Müslümanların önüne koymuş, kimi zavallı insanları aldatmış, onları doğru yola iletme adına Mecusîlere uydurmaya, haktan ayırmaya, sırat-ı müstakimin dışına çıkarmaya çalışmışlardır. Kur’an, Sünnet, İcma-i Ümmet ve kıyas-ı fukahayı esas alanlar, hak yolda kalmış; o sahih kaynaklardan uzaklaşanlar sapmış, batıl yolda bir yaşam sürüp Batınî itikadın esiri olmuşlardır.

4. Eski Yunan eserlerinin tercümesiyle filozoflar zuhur etmiş; felsefe rağbet görmüş, Aristo, Eflatun gibi filozofların söyledikleri sahih İslam akidesinin yerine tebliğ edilmiş, nice şahsın kalbine kuşku düşürülmüş, ameli pâklıktan beri kılınmıştır.

Modern dünyaya kadar ulema ve salih şahsiyetler, Müslümanların itikadını bozmak isteyenlere karşı durmuş, camilerdeki vaaz kürsülerinde, hak dergahlarında sahih İslam akidesini duyurmuş, mü’minleri şeytan ve dostlarının tuzaklarından korumak için uğraşmışlardır.

Modern dönemde ise Müslüman, yeni bir hücumla karşı karşıya kalmıştır; dine karşı ideolojiler inşa edilmiş, farklı isimlerle anılan bu ideolojiler dinin yerine konmak istenmiş, ideolojilerle gelen sapkın fikirlerle pek çok insanın imanı sarsılmış, ameli bozulmuştur. Çok kişi de kendisini onlardan korumuştur.

Ne var ki şeytan alayhillane ve dostları, modern zamandan insanın karşısına hep olduğu gibi çıkmamışlardır; doğrudan ideolojilerle yayamadıklarını bir zamanlar Zerdüşti Mecusîlerin yaptıkları gibi, ideolojilere ait olanı İslam’a aitmiş gibi sunmuş, zihinleri onunla bulandırmışlardır.

Bu çerçevede,

1. Kimi zaman “Kur’an İslam’ı” gibi yaldızlı ifadelerle en çok sünnet-i seniyyeye karşı mücadele edilmiş; “Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin. Amellerinizi boşa çıkarmayın.” (Muhammed Suresi 33); “Allah'a itaat edin, peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki elçimize düşen sadece apaçık bir tebliğdir.”   (Tegâbün Suresi; 12) “Kim Peygamber’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”( Nisa Sûresi; 80) “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasûlü'ne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” ( Ahzab Suresi; 36) “Hayır, Rabbine and olsun ki onlar, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda, Seni hakem tayin edip verdiğin hükmü içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan kabul edip teslim olmadıkları sürece iman etmiş olmazlar.”  ( Nisa Suresi; 65) fermanı şerifleri unutturularak Hz. Muhammed Mustafa salllahü aleyhi vesellem’in yolundan gitmeyen, Onun gibi yaşamayan bir Müslüman tipi üretilmek istenmiştir.

2. Batınîlik yeniden canlandırılarak Ashab-ı Kirâm etrafında şüpheler uyandırma yoluna gidilmiş, ashabı örnek almayan, hatta ashaba hakaret eden bir Müslüman tipi oluşsun dilenmiştir.

3. Kur’an’ın ahkâmını fütursuzca akla vuran, çağın koşulları doğrultusunda şekillenmiş kendi aklını asıl; Kur’an-ı Kerim’i ona uydurulacak bir metin konumunda gören bir anlayış yayılmış, akla uyma kisvesi altında mü’min Kur’an’dan koparılmaya çalışılmıştır.

4. Kesin hükümlerle yasaklanmış ırkçılık, batıl izahlarla meşru gibi arz edilmiş, Allahü Zülcelal muhafaza buyursun kimi zaman ayet ve hadis okunarak, ya da kimi kavimlerin zayıf yönleri saklanıp faziletleri abartılarak kalplere kazınmıştır.

5. Ehl-i kıbleyi tekfir eden anlayışlar, dosdoğru yol diye yansıtılmış, ancak bölündüğü zaman İslam düşmanlarına yenilen ümmetin bölünüp küçülmesi için zemin oluşturulmuştur.

Mü’min, mü’minin, ulema ve salih insanların himayesi altındadır. Hayırlı ümmetin içinde kalmak, iyiliğe çağıranların, kötülükten alıkoyanların içinde bulunmakla mümkündür. Ancak çağın iletişim imkânları, bu himayeyi zedelemekte, herkesi kendi başına ve korumasız bırakmaktadır. Batıl bir fikir, bir başına kalmış, günün koşullarına boyun eğmekten kaynaklanan yalnızlığına çekilmiş, dolayısıyla şeytan ve dostlarının hücumuna karşı savunmasız kişileri sosyal medya üzerinden bulmakta, zihnini bulandırmakta, amelinde ağırlığa sebep olmakta ve nihayetinde salih amelden uzaklaştırabilmektedir.    

İnsan, bunca saldırıyı düşündüğünde “Acaba kurtuluş yolu yok mudur?” diye figan etmek durumuna düşüyor adeta. Kurtuluş yolu elbette vardır.

 Müslüman herhangi bir hususta ikilem içinde kaldığında, neyi tercih etmesi gerektiği konusunda karar vermesi gerektiğinde onun başvuracağı kaynak açıktır, seçeceği topluluk bellidir.

Allahü Zülcelâl emretmiştir:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre de itaat edin. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne götürün. Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.” (Nisa Sûresi 59)

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, bu hususta şöyle buyurmuşlardır:

–“Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır, biri müstesna geri kalanları cehennemlik olacaklardır.” Bunu duyan Ashab-ı Kiram radıyallahu anhım sormuş:

–“Ey Allah’ın Resulü bunlardan, kurtulacak olanlar hangisidir?” 

Peygamberimiz (s.a.v.):

–“Benim ve ashabımın yolunda gidenlerdir.” diye cevap vermişlerdir. ( İbn-i Mace, Tirmizi , Ebu Davud)

 

 

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlendi *