05 Mart 2019, 14:48 tarihinde eklendi

Rekonkista-28 Şubat ve Diktatör Sisi

Rekonkista-28 Şubat ve Diktatör Sisi

Olaylar tekerrür etmese de olgular tekerrür eder. Müslümanların kazanımlarına düşmanlık, ilk günden bu yana tarihsel bir olgudur.

 711 senesinde İspanya'ya giren İslam orduları, üç sene zarfında bu ülkenin fethini tamamlamış, daha sonraki yıllarda Prene dağlarını aşarak Avrupa'nın fethine koyulmuşlardır. Nitekim 732 senesine gelindiğinde, İspanya'nın yanında Güney Fransa'nın büyük bir bölümü de İslam hâkimiyetine girmiş ve Müslümanlar bugünkü Paris'in 100 km. kadar yakınına kadar ulaşmışlardır.

Müslümanlar, yıkık İspanya’yı artık Endülüs diye adlandırarak fethettikleri bütün coğrafyalar gibi orada devasa bir medeniyet inşa etmişlerdir. Ancak;

 -Müslümanlar, aralarında ihtilafa düştüler.

-Avrupa soyluları İslam’a karşı Katolikliği desteklediler, başka bir ifadeyle İslam’ın hakimiyetinde bütün iktidarlarını kaybetmek yerine kilise ile ortak bir iktidara razı oldular.

-O kral ve soyluların desteğiyle Katoliklik, Avrupa paganlarına (putperestlerine) zorla kabul ettirildi.

-Avrupa, Katoliklik üzerine makul bir birlik kurdu.

-Müslümanlar ise birliklerini bir türlü inşa edemediler.

Neticede güzel eserlerle süslenmiş, zengin Endülüs’e karşı harekete geçen Katolik Haçlı Avrupa orduları, Endülüs’ü aşama aşama istila ettiler ki bu istilaya “yeniden fetih/karşı fetih” anlamında “Rekonkista (Reconquista)” adını verdiler.

Rekonkista kavramı daha sonra Batı dilinde genel anlamda İslam’a karşı kazanımların bir gizli adı, bir şifresi hâline geldi.

28 Şubat’ta yaşanan da bir yönüyle rekonkista idi.

Türkiye’nin dindar kesimleri 1950’den itibaren Adnan Menderes’in başbakanlığında kazanımlar elde ettiler. Menderes, günlük yaşamı nasıl olursa olsun, yüzyıllar boyu İslam’ın ilk dönemde Batı’ya karşı ribatı (ileri karakolu),  yükseliş döneminde akınlarının merkezi, zor dönemde özellikle kuzey muhacirlerinin sığınağı olmuş Anadolu’dan İslam’ın izlerinin silinmesinden, Anadolu’da ezanın susturulmasından rahatsızdı.

Menderes, iktidara geldikten sonra başta ezan yasağı olmak üzere, bazı yasakları kaldırdı, eğitimde adeta Nizamiye Medreselerine denk gelecek bir İmam Hatip düzenlemesi yaptı. Bunun için ABD ve İngiltere’yi karşısına almayı göze aldı. Sovyet Rusya da dost olmayınca nihayetinde 27 Mayıs 1960 İhtilali ile devrildi.

Menderes tecrübesiyle birlikte Batı, bütün İslam dünyasında bir ulusalcı sosyalist süreç başlattı. Amaç milliyetçilik ve sosyalizm sentezi üzerinden Batıcılığın İslam dünyasında halk arasında taban bulmasıydı. Bunun için sosyalist milliyetçilik sübvanse edildi. Gençlerimiz bir türlü zorla sosyalistleştirildi. 1960 sonrası hâl, şüphesiz bir rekonkista idi. Ancak o süreç günün dünya koşullarında başarısız oldu. Menderes’in uygulamaları özellikle 70’li yıllarda koalisyon hükümetleri tarafından genellikle sürdürüldü.

Turgut Özal’ın 1983’teki başbakanlığından sonra ise Türkiye, su sürece yeni bir boyut kattı. İslamî kazanımlar konusunda Menderes’ten bir adım daha da ileride olan Özal, liberalizmi dindar kesimin güçlenmesi yönünde kullandı. Onun döneminde Kültür ve Milli Eğitim Bakanlıklarının çalışmaları tarihi gelişmelere yol açtı. Bununla birlikte Türkiye’de ilk kez İslamî hizmetlere katkı sağlayacak varlıklı bir dindar kesim oluştu. Böylece Türkiye’de dindar iktidarlar için zemin hasıl oldu.

Uluslar arası güçler ve onların iç uzantıları, bu gelişmeye karşı daha önce sosyalizme karşı kendisinden yararlandıkları Süleyman Demirel’i bir ara çözüm olarak öne sürdüler.

Demirel, 1987’den itibaren “Baba geliyor!” denerek iktidar yoluna konuldu ve bu çabalar, nihayetinde 30 Kasım 1991’de Süleyman Demirel ve İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü, Doğru Yol Partisi (DYP) ve Sosyal Demokrat Halk Partisi (SHP) koalisyonu kurdular.

Bu koalisyon aslında 1946 öncesi CHP’sinin sadece sağ ağırlıklı bir versiyonuydu. Koalisyonun önemli bir farkı ise Solun 1960 sonrası süreci de değerlendirmiş olmasıdır. SHP, PKK’nin siyasi kanadı konumundaki Halkın Emek Partisi’nden (HEP) 11 kişiyi Meclis’e taşıdı. Böylece özellikle Diyarbakır’dan Hakkâri’ye kadar uzanan havzada sosyalizme bir kez daha devlet eliyle kirli su taşınmış oldu.  

Bölge için 28 Şubat o koalisyonla başladı. PKK, koalisyondan aldığı destekle dindar kesime yönelik baskılarını bir kat daha artırdı. Örgüt eliyle köylerde kadın-erek tokalaşması dayatıldı, başörtüsüne hakaret edildi, gençlerin camiye gitmesi engellendi, Kur’an eğitimi alan çocukların aileleri tehdit edildi. Belki o coğrafyada ilk kez çocuklar Kur’an eğitimi için camiye gidiyorlar diye ailelerine dövdürüldü.

PKK, dilenen başarıyı sağlayamayınca kolluk kuvvetleri devreye kondu, camiye gidiyorlar diye cami avlularında çocuklar coplandı, bazı köylerde kimi askerler çarşafa açıkça hakaret ettiler. 

Ne yazık ki Türkiye o günlerde bölgede yaşanan bu süreci doğru tahlil etmedi, bir camiaya yönelik önlemler kapsamında gördü.

Bu koşullar içinde 24 Aralık 1995 Genel Seçimleri’nden Refah Partisi birinci olarak çıktı, ardından ancak Mayıs 1996’da Refahyol (Refah Partisi-Doğru Yol Partisi) koalisyonu kuruldu. Bu koalisyonla birlikte uluslar arası güçler müdahale zamanının geldiğine inandılar.

28 Şubat 1997’de toplanan Milli Güvenlik Kurulu (MGK), aldığı ek kararlarla aslında daha önce sözü edilen Güneydoğu havzasında yaşanan süreci resmileştirdi.

Kararlarda iki kez Tevhid-i Tedrisat Kanunu vurgusu, bunun yanında Şapka Kanunu ve Tekkelerin Kapatılmasına dair kanun hatırlatılıyordu. Açıkça Türkiye’nin 1950 öncesine dönmesi, saatinin 1950 öncesine alınması çağrısı yapılıyordu.

Bu kararlarla, Türkiye genelinde bütün İslamî faaliyetler yasaklandı, Bölge’de ise terör kapsamına alındı.

Sekiz yıllık kesintisiz eğitimle İmam Hatip Liseleri kapanma noktasına getirildi. İlahiyat Fakültelerinin kontenjanı düşürüldü. Okullarda başörtüsü yasaklandı. Başı açıklık kutsandı. Karma eğitim zorbaca dayatıldı, okullarda kız-erkek öğrenciler aynı sırada oturmaya zorlandı. Okullarda mezuniyet törenleri adı altında 1950 öncesi eğlencelerini andıran balolar düzenlendi. Televizyonlarda tamamen dini yaşamdan soyutlanmış diziler yayımlandı. İbadete karşı Yoga desteklendi. Anadolu’nun ruhunu besleyen sahih İslam inancına karşı “Anadolu Müslümanlığı” adı altında Alevilik ve Hinduizmle sentezlenmiş bir din geliştirilmeye çalışıldı. Türkçe ibadet gündeme getirildi, ezanın sesi kısıldı ve ezanda merkezi sisteme geçildi…

Süreç, bütün yönleriyle 1950 sonrası kazanımlarına karşı bir rekonkista idi. Bu rekonkista 1950 sonrası kazanımlarını tahrip edip yerine Batı’yı körü körüne taklide dayalı bir yaşam tarzı koymayı amaçlıyordu. Endülüs’teki rekonkistadan tek farkı minarelerin çan kulesine dönüştürülmemesiydi.  Başka bir ifadeyle yapılan, İslam’a karşı çansız Batıcılıktı.

Mısır’ın bugün yaşadığı bundan farklı değildir. İhvan-ı Müslimin, 1928’deki kuruluşundan itibaren Mısır’da büyük kazanımlar elde etti, Mısır’da İslamî yaşama büyük bir hareketlilik kazandırdı. Bu süreç Cemal Abdünnasır’ın 1954’te iktidara gelmesinden sonra durdu. Nasır, Mısır’da ulusalcı sosyalist bir süreç başlattı, Mısır’a Türkiye’nin 1920-30’lu yıllarını yaşattı.

Nasır’ın 1970’teki ölümünün ardından iş başına gelen Enver Sedat, Mısır’daki süreci İsrail’le kurduğu ilişkiden kaynaklanan tepkiyi düşürmek için yumuşattı. Mısır rejimi, Suudi Arabistan’la kurduğu ilişki ve İhvan’ın Suudi’ye verdiği ödünlerin de katkısıyla yumuşama sürecini “Arap dünyası koşullarında” Hüsnü Mübarek döneminde de sürdürdü. Bu süreçte İhvan-ı Müslimin, Mısır sivil toplumuna neredeyse tamamen hâkim oldu. 2012’de Muhammed Mursi seçimleri kazanıp cumhurbaşkanı olduğunda ise uluslar arası süreç Suudi Arabistan’ı da kullanarak daha keskin bir şekilde harekete geçti. Nihayetinde Muhammed Mursi Temmuz 2013’te General Sisi tarafından devrildi ve Mısır için 28 Şubat süreci başladı.

Bugün Mısır’da yaşanan Arap dünyasının sert koşullarında bir 28 Şubat’tır, bir rekonkistadır. Sisi, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile uyum içinde Mısırlıların Temmuz 2013’e kadarki bütün kazanımlarını ellerinden almakta ve onlara 1954 sonrası süreci bir kez daha yaşatmaktadır.

Ancak karanlık doruğa çıktığında aydınlık belirir. Mısır, geçen hafta dokuz canın şahadetinden sonra yeni bir sürece hazırlanmak üzeredir. Bundan sonra uluslar arası sistemin yapacağı değişimi engellemek değil, yönlendirmek olacaktır. Gücünün ancak bu kadarına yettiğini görecektir. Yeter ki Mısır Müslümanları metanetlerini korusunlar ve birlik olma yolunda adımlar atsınlar…

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlendi *