Bidat Ehli ve Müslümanların İmtihanı
Biz, Ehl-i Bidat'ı hep İslam'ın özünü/sabitelerini bozacak diye düşünmüşüz. Oysa İslam'ın özü, dinin sahibi Allah tarafından korunmuştur. Bidat yapıları, hiçbir zaman Kur’an-ı Kerim’e müdahale edememişlerdir ve batıl düşüncelerini İslam dünyasında çoğunluğa kabul ettirmemişlerdir.
İslam’ın özü bağlamında Ehl-i Bidat, namazı terk etmiş olabilir ama asla namazsız bir İslam’ı kimseye kabul ettirememiştir. İslam’ın özü bir şekilde onların faaliyetlerinden korunmuştur.
Ehl-i Bidat, asıl, Müslümanların ürünü olan İslam medeniyetini tehdit etmiştir. İslam medeniyeti ne zaman yol alsa bir bidat grubu ile imtihan olmuştur.
Bunun en bariz örneklerinden biri Sicilya’daki İslam medeniyetidir. Sicilya, Kuzey Afrika’da kurulu Müslüman devletlerden Ağlebîler tarafından 831’de fethedildi ve fetihten kısa bir süre sonra burada Endülüs’ü neredeyse gölgede bırakan muazzam bir İslam medeniyeti kuruldu. Sicilya kısa sürede dünyanın en mamur ve ilimde en çok gelişmiş yurtlarından biri oldu.
Fâtımiler, Ağlebilerin son hükümdarı III. Ziyâdetullah’ın hatalarından istifade ile bu devleti yıktılar. Ağlebiler, İtalya’nın bir bölümünü de fethetmişler ancak dünyeviliğe yenilmişlerdi. Fâtımîler, onları Ehl-i Beyt düşmanı ilan ederek zayıflattılar ve Müslümanlara İtalya üzerinden Avrupa’nın fethini vaat ettiler. Ehl-i Sünnet’in mücahit genç ve komutanları bu vaatler karşısında onlara kandılar. Oysa bütün Ehl-i Bidat gibi, onların dikkatleri İslam dünyası üzerindeydi. Avrupa’yı fethetmek bir yana Sicilya’nın Müslümanların elinden çıkmasına yol açtılar. İslam dünyasını Haçlılara da cesaret veren pespaye bir iç çatışmaya sürüklediler.
Moğol istilası sonrasında ise Irak ve İran Şia’sının Moğollarla kurduğu iş birliği, Şam ve Mısır’da Ehl-i Sünnet arasında medeniyet karşıtı, ilerlemeyi sadece zikir ve ibadetin çoğalmasında gören grupların güçlenmesine yol açtı. Müslümanların 12-13. Yüzyıllarda medeniyet bağlamındaki ilerleyişleri bu grupların bağnazlığı karşısında durdu.
Benzer bir durum Safevî ve Osmanlı ilişkisinde de geçerlidir. Safeviler, Osmanlı’yı sadece Batı karşısında arkadan vurmakla kalmadılar. Tahribatları Orta Asya’yı Ruslara, Hindistan’ı İngilizlere peşkeş çekmekle kalmadılar. Aynı zamanda henüz 15. yüzyılda şahi topları döken ve Yavuz Sultan Selim döneminde gelişmiş tüfekler icat eden Osmanlının gündemini değiştirdiler. Osmanlı’da din ve medeniyet birliğini göremeyen, dine odaklanma adına medeni gelişmeleri ihmal eden yapının güçlenmesine de yol açtılar. Osmanlı nihayetinde, kendi sorunlarıyla birlikte, Şiî-Vehhabî çekişmesiyle de ilişkili olarak can verdi.
Yirminci yüzyılda İslam medeniyeti siyasi olarak son bulunca ehl-i bidat bu kez İslâmî hareketlere musallat olmuş, onları çizgilerinden uzaklaştırmaya başlamıştır. 19. Yüzyılda Şeyh Halid-i Zülcenaheyn ile başlayan, 20. Yüzyılda İmam Hasan el-Benna, Seyyid Kutub, Mevdûdî, Said-i Nûrsî, Zahid Kotku ve nice isimsiz kahramanla büyük bir ivme kazanan İslâmî hareketler, yüzyılın sonlarına doğru bidat ehlinin fitneleri karşısında neredeyse bir “hayret” evresi yaşadılar. Müslümanlar, 20. yüzyılda medeniyetlerini ihya yoluna girmişken onlar karşısında medeniyet yolculuğunu yarıda bırakmış, anlamsız sözde “dinî” tartışmalara geri dönmüşlerdir.
Sünni tekfirci ve Şiî tekfirci bidat ehli yapılar, birbirlerini besleyerek İslam dünyasını çeyrek yüzyıl felç ettiler. Hâlâ da aktiftirler ve İslam alemini kendi anlamsız tartışma ve çekişmelerinde boğmak için fedailik yapmaya devam ediyorlar. Ne yazık ki İslâmî hareketler, bunların birbirlerini beslediği gerçeğini tam göremediler. Görmemeye de devam ediyorlar.
Bidat ehli, dün Müslümanlar için imtihandı, bugün imtihan kalmaya devam ediyor.

BİR CEVAP YAZ