Uyuşturucu operasyonları ve bütünü görebilmek!
Bakabilmek, görebilmek, üretebilmek her biri tek başına ve hepsi bir arada da özgürlük değildir. Aksine bunların her biri hatta birlikteliği doğrudan esaret, kölelik belirtisi olabilir. Sadece bütünlüklü perspektifler, projeler geliştirip o yönde eylemler yapabilenler gerçek anlamda özgürdür.
Modern dünyanın insana dayattıkları arasından henüz yeteri kadar analiz edilmeyenlerden biri de “körleştiren uzmanlık”tır. Dünyanın en iyi göz hekimi, dünyanın en kulak-burun boğaz hekimi hatta dünyanın en iyi kalp damar cerrahı… Maharetleri sadece alanları ile sınırlı kaldığında uzmanlıkları ne kadar büyük olursa olsun onlar insan gerçeğine yabancı birer cahildirler. Maharetleri kanunları bilmekten ibaret olan büyük avukatlar ve anayasa profesörleri de onlardan farksızdır.
Uzmanlıklar aynı havuzda buluşup aynı hedefler doğrultusunda organize olabildiğinde bütünlük kazanır ve özgürlüğe doğru yol aldırır.
Başına gelenleri tahlil edememek, köleleşmenin en bilinmeyen belirtilerindendir. Maalesef Müslümanlar, yüzyıllardır sosyal bilimler çok uzağındalar. Bundan dolayı da başlarına geleni bütünlüklü olarak tahlil edemiyorlar. Hâlâ her bir kesim meselenin bir yanından tutuyor. Kimileri iman eksikliğinden, kimileri akide probleminden, kimileri ahlakın bozulmasından, kimileri kültürel aşınmadan, kimileri sermayenin insanı bozmasından söz ediyor.
Birkaç yıl önce zevkperizmin (hedonizm) çağın ideolojisi hâlinde geldiğinden ve onunla Freudçu psikanaliz arasındaki ilişkiden söz ettim. Beni dinleyen yirmi civarındaki seçkin aydın arasında en çok boş gözlerle bakan ünlü bir psikiyatri profesörüydü. Sunumum bitince “Biz artık Freud okutmuyoruz, onun çağı geçti” dedi. Doğru söylüyordu ama dünyayı sadece kendi evreninden ibaret biliyordu.
Aslında ondan da birkaç yıl önce bir sosyoloji dersinde bizim için en büyük güvenlik tehdidinin zevkperizm olduğunu ifade ettiğimde dersi veren sosyoloji profesörü tezime tam puan vermişti. Benim elim kolum bağlıydı, onun birkaç kelam etmesini bekliyordum. Ama mevzu orada kalakaldı. Biz, kısık sesleriz. Üstelik sesimizi duyan da duymamış gibi davranıyor. Çünkü doğruyu yeteri kadar güçlü bulmuyor ve kendisini ise güce karşı koyacak kadar “akılsız” görmüyor.
Eskinin Katolik papazı, insanların sadece günahlarını dinlerdi. Psikanalist daha derin inerek onların bilinçaltlarını dahi öğrenir. Freudçu psikanalizm, bütün toplumsal bağlara karşı kuşkular uyandırır, bütün mukaddes bağların köküne kibrit suyu döker, sonra kendisine tedavi için geleni bilinçaltının sınırsız dünyasının zevklerine duçar bırakır. İlaç diye onun önüne zevki sürer. Bu, tüketime teşvik eden korkunç bir kapitalizm, saklı bir sömürüdür. Parası olan tüketir ve parası olmayan bedenini tüketir. Ama nihayetinde herkes birlikte tükenir.
Üretim, emek ve ilme dayalı maddi kazanım (para kazanmak), beceriye dayalı maddi kazanımın gerisinde kaldığında “soysuz” bir zenginlik hasıl olur. Eski zamanlarda sarayda şarkıcı kadınların ya da sihirbaz (kahin) erkekler saraylarda el üstünde tutulması çöküşün işaretleri sayılırdı. Günümüzün dünyasında da tek mahareti iyi konuşmak ve dikkat çekici bir fiziğe sahip olmak olan sunucuların, talk showcuların çok para kazanması tabii olarak ahlaki çukurlara yol açacaktır. Devlet, hazinesi zenginleştiğinde hizmet yapar. Görgülü zengin, parası bollaştığında üretime yönelir. Alim kitap alır. Emekçi evine bir ekmek daha götürür. Hayırsever kadın vakıf kurar… Ya becerisiyle öne çıkan sunucu? Ama mesele sadece o da değildir.
Postmodern dünyada hâlâ ideolojiler hatta “uç” milliyetçi yaklaşımlar, “aşırı” dinsel eğilimler emperyalist emeller için kullanılır, sol görüşler ise özellikle üçüncü dünyada emperyalizmin kültür kolu konumunda… Ama çağın asıl silahı Freudçu psikanalizle desteklenen zevkperizmdir. August Comte, Max Weber, Marks hatta papaz, haham hepsi Freud’un arkasında saf tutturulmuş… Freudçu psikanalizm, bütün dertlerin çaresi olarak zevki öne sürmekte, dini bütün, fikri sağlam nice insan arzu deryalarına düştüğünde sandalını gönüllü olarak ya da göz yaşları içinde terk edip kendisini zevkin sularına bırakmaktadır.
2002 İmam Hatip mezunları ya da 2002-2012 aralığı Türkiye'nin lise-üniversite nesli... Hangi dönemi anlatır? Bunu bilmeden konuşmak, 28 Şubat'ın projelerinin, ahlak-kişilik-kimlik operasyonlarının toplum üzerindeki etkisini görememektir. Hangi genç kızlar imam hatip liselerinden tespit edilerek zevkperizme sürüklendi, hangi ünlü şahsiyetlerin çocukları üzerinde özellikle çalışıldı? İzmirli edebiyatçıları okurken dikkatimi çeken bir şey olmuştu: Çoğu, müftü, kadı torunu iken 1940 yıllarda ve sonrasında yatılı okullara alınıp bir tür modernleştirme devşirilmesine tabi tutulan tertemiz Rumeli Türkleri evlatlarıydı. “Rumelilik”, dindar çevrelerde dışlanmış ve başka eller tarafından ustaca dönüştürülüp bizi aydınlatma kapasitesine sahip Rumeliler, bizi Batılılaştırmanın emekçileri oluvermişlerdi.
28 Şubatçılar, kesinlikle ülkenin mazisini bir tecrübe havuzu olarak kullanarak bizi dönüştürmeye yöneldiler. Sadece bu hususta her şeyi açıklamaz.
Eskiler birine çok öfkelenince "Bre gafil!" derlermiş!
İslâmî yaşam, değişimin anlık olduğu postmodern bir dünyada sürekli bir aile kültürü veya kişisel kimlik değil, süreçsel bir tercihtir. Yenilenmediğinde ya da süreklilik arz etmesi için uyanık olunmadığında "gaflet"e maruz kalır. Gafletin halefi ise mutlaka felakettir.
Diyanet’in bundan önceki iki başkan döneminde takdir edilecek gençlik hizmetlerine yönelmesi, henüz vaaz dilinde olmasa da hutbe dilinde epey yol alması çözüm değildir. Diyanet, sınırlı bir kesime seslenmektedir. Onunla birlikte “bireysel/protestan” bir dindarlık oluşturmak gibi Sünnete/ihyaya akırı bir yöne sahiptir. Bireysel/protestan dindarlığın ardından gelecek olan ise kuşkuya mahal bırakmayacak kadar dünyevileşme/sekülerleşmedir.
Hiçbir sandal, postmodern stratejinin psikanaliz-zevk-tüketim ideolojik/stratejik üçlüsüne dayanacak kadar güçlü değildir. Bizim, gemilere değil, aynı yöne doğru yol alan filolora/büyük donanmalara ihtiyacımız vardır. Bizi sandal uzmanları değil hatta kaptanlar değil, kaptan-ı deryâlar kurtaracaktır.
Zevkeperst tüketimin getirdiği vergilere aldanmayacak, protestan söylemlerin getirdiği bireyselleşmenin sağladığı kolay yönetme hevesine kapılmayacak, psikanalizmin toplumsal bağları koparmasından kaynaklı örgütçülüğün tükenişinden keyif almayacak Müslüman aklıyla yetişmiş kaptan-ı deryalara ihtiyacımız vardır.
Bu bağlamda, zevkperizm bir güvenlik sorunu olarak ele alınmalı, ona karşı kurumların dayanışma içinde çalıştıkları bütünlüklü stratejiler ve eylem planları geliştirilmelidir.

BİR CEVAP YAZ